13 Mayıs 2009 Çarşamba

BABANNEM ve DÜŞlerimden DÜŞürdüklerimin MASALı..(1)





















BABANNEM ve DÜŞlerimden DÜŞürdüklerimin MASALı..(1)3-mayıs-2008

Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eğnime
Ar ü namus şişesini
Taşa çaldım kime ne

Haydar Haydar taşa çaldım kime ne

…….
……..
Nesimi'yi sorsalar kim
Yarin ile hoş musun
Hoş olam ya olmayayım
O yar benim kime ne
Haydar Haydar o yar benim kime ne
Aşık Nesimi


Evveli ve Ahiri bir olan Zamanın içinde bir çocuk yaşarmış..bu çocuk, on yıl aradan sonra Sıla-i Rahim yapmaya karar vermiş..aynı, on sene evvel ki gibi, 2-3 günlüğüne köyüne gideceklermiş..o köyünde doğmamışsa da, onun bağı, oradan tutuluyormuş...kökleri o köye de ait değilmiş.. bildiği, maddesel ilk durak burasıymış..ve çocuk hazırlanırken, düşüncelerine takılmış..hatırlamış on sene evvelini..

1999 depreminden bir buçuk ay evvel gördüğü o dehşetengiz rüyasını, kimseye anlatamamış çocuk..ve sevdiklerini bir daha göremeyecek korkusu ile önce köyüne gitmiş..köylerinde Ali Ulvi Amcalarının da yazlık evi varmış..ve 2 de misafirleri..Ali ve Latif Sultanlar..Makam-ı Devlet-i Aliye Padişahları; o esnada, meğer burada bulunuyormuş..arz o vakit işte buradan döndürülüyormuş..lakin çocuk bu manalara çokkkk uzak ve gafil ötesi, çok cahilmiş…çocukcağız bilmeden, bir rüyanın peşine takılıp, öyle bir deryaya düşmüş ki, tüm ömrü boyunca buna şükretse, asla yetmezmiş..alnını secdeden hiç kaldırmasa, yine yetmezmiş..hayatı boyunca sürekli selam getirse, yine yetmezmiş..

Ginolu’nun sırtlarında, bembeyaz entarisi ile Ali Ulvi Amca varmış..ve yanında cahil bir çocuk.. tepede oturarak, denize bakıp konuşuyorlarmış..çocuk ne yazık ki bugün, o sohbetin tek kelimesini hatırlamıyormuş..ne yazık.!!beyaz entarili bu peygamber aşığı; çocuğun hayatının bir dönemini, mihri Hilye-i Şerif(hafız Osman:) ile mühürleyenmiş aynı vakitte..ve avucuna konan ise altından bir hatıra-i Muhammedi Mühür’müş...işte çocuğun hayatının dokunulmayan, kimseye bahsetmediği noktası burasıymış..bekletilen, bekletilen..ve çocuğun kimseyi yaklaştırmadığı tek alanmış burası..senelerce; “ne garip? ,ne mana var” deyip düşündüğü.. bugün Bedeni Hilye-i Kur’an olarak karşısındaymış.. ve bu dokunulmayan alan sadece O’nun içinmiş.. çocuk en nihayetinde bunu anlamış..

çocuk yeni gördüğü Dost Ali’sinin, o vakit, elini bile öpmemiş..çünkü, demişler ki ,sen O’nun elini öpersen, O’da senin elini öper..işte bu yüzden çocuk O’ndan uzak durmuş..ama öyle bir çekim varmış ki, elini tutup O’nu minderli odaya götürmüş çocuk..rüyasını anlatmış..baştan aşağı titremiş Alisi..”evet” demiş “şehitler ölmez..onlar diridir ve Hay dır..hiç bir şey olmayacak korkmayınız..hayır olacak inşallah..çok hayır olacak “ demiş..ve eklemiş..”sizin mürşidiniz var mı?”çocuk bilmeden bir sohbete iştirak ediyormuş..anlatmış..”o sayılmaz ..o er değil ki ..ondan mürşid olmaz..sayılmıyor..mürşidsiz olmaz “ demiş..çocuk mürşid nedir ,ne yapar?, o zamanlar hiç bilmediğinden bunu önemsememiş..işte çocuğun hayatı belki de o anda değişmiş..ileride onlar sarmaşdolaş-teklifsiz dost olacaklarmış ama ne zaman? tam 7 sene sonra..çocuk taşlara başını çokk vurduktan ve tüm çamurlara bulandıktan sonra...çünkü kirlenilmeden temizlenilmiyormuş ya, ondan...ve çocuk kimlerle beraber olduğunu ise, ancak 9 sene sonra anlayabilecekmiş..en sonuncusu da bu alemi terk ederken yani…belki böylesi daha iyiymiş..çünkü, hiçbir karşılık beklemeden sadece saf bir sevginin oluşması için bilmemek lazımmış..bildiğinde, beyin, sürekli bir şeyler talep ediyormuş..oysa sevince?.. koşulsuz sevebilmek için.. hiçbir şey istememeyi öğreniyormuşsunuz..daha doğrusu öğretiyorlarmış..

çocuk hayatında ilk kez; bu kadar zarif,naif ve edeb ehli kişiler görmüş..öylesine şaşırmış ve kendisinden utanmış ki, bunu O’nlara da söylemeden edememiş..O’nların karşısında konuştuğu için, O’nlardan özür bile dilemiş..kendisini o kadar berbat hissediyormuş ki..gerçek insanın ne nadir olduğunu, işte, O’nları gördüğü,o vakit anlamış çocuk..zaten O’nların lakabı da yeryüzünde yaşayan meleklermiş..

Evvel Zaman çocuğun hayatına fiilen girdiği ikinci senenin sonunda has evladını bu masal çocuğu ile kardeş ilan etmiş..ve” birbirinizden ayrılmayınız , daima dua ediniz ..benim için ağlaya ağlaya dua et olur mu?” demiş çocuğa…ve çocuğa Ahir Zaman’a söyleyemediği bir şey yaptırtmış.. (uyanık kaldığı son gün..onun mana törenleri varmış.. O’nun madde de uyguladığını istemiş çocuktan..)çocuğunda; Evvel Zaman Padişahı, Hay olduğu gün; O’ndan ilk talep ettiği şeymiş bu çocuğun..bunun sıkıntısını-ezikliğini çok uzun süre çekmiş..ama geçen O demiş ki:” mürşidin ne isterse sorgusuz yapacaksın..”işte çocuk sorgulamadan , bilmeden, cahil cesur olur ya hani, işte o hali ile bu yüce şeyi yapmış..bunu söyleyemediği- sesli dile getiremeyeceğinden ve içine dert olduğu için buradan yazıyormuş:)


köye gidebilmek için yaşadığı şehirden, çocuğun yaşadığı şehre gelen mana kardeşi ile beraber diğer Haybabam sınıfı talebelerinden bir grup yola çıkmışlar..aylardan nisan-mevsimlerden baharmış...Bolu’da hem yağmur, hem kar hem de güneş varmış…ve çocuk dağların tepelerini sık sık gösteriyormuş diğerlerine..”bakın ne muhteşem değil mi?.”yeşil tepeler mor çiçeklerle taçlanmışmış..mor ile taçlanacaksın ama yeşilden seyredeceksin diye gülerek hayal etmiş çocuk:)

çocuk bu yolculuğa çıkış nedenini düşünüyormuş..yolunda; toprak tozu olduğu, bu şehirde değilmiş..ve çocuk O bu şehirden gidince, nedense artık, bu şehirde durmak istemiyormuş..öyle derin çıkmazlara giriyormuş ki, her şeyi terk edip, hatta kendisini de terk edip, O’na karışabilmek istiyormuş..bunu yapamadığı içinde sürekli özlemle ağlıyormuş..yol boyunca çalan müzikle çocuk saatlerce düşünmüş ve ağlamış..hiç bir şey çocuğu teselli edemiyormuş..

evliyalar şehri Kastamonu’ya varmışlar nihayet..ilk önce Şeyh Şaban-ı Veli Hz.lerine uğramışlar..her sene 5 mayıs ta başlayan “evliyalar haftası” için hazırlıklar varmış..türbe tadilatta olduğu için etrafı bantlarla çevriliymiş..çocuklar cami de namaz kılmışlar.Şeyh Şaban-ı Veli Camii; ülke de, içinde bu kadar çok halvet odaları olan tek numuneymiş..caminin 3 katında dizilmiş sıra sıra halvethaneleri varmış..iki kapılı imiş bu halvethaneler...her ziyaretçinin yaptığı gibi onlarda halvet odalarına çekilip salat etmişler..türbe kapalı olduğundan içeri girilemiyormuş..yolda durup seyrederken, çocuk, aniden görmüş ki, niyaz penceresi var ve açık..bantların üzerinden atlayarak ve kabir kenarlarına basarak pencerenin önüne gitmiş…makamı selamlamış ve derdini ağlayarak anlatmış, hem de sevincini…veda etmiş.. gözyaşları ile dönerek tekrar kenarına basarak geçtiği kabir taşına bakmış..üzerinde “Hazine Katibi Seyyid Muhammed… “yazıyormuş..ve çocuk daha çok ağlamış…Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin türbe kapısında bir kitabesi varmış..o insanların ve cinlerinde mürşidiymiş ve tam 360 irşad yetkisi vermiş..bu kadar sayıda nasıl icazet verdiğini soranlara 300 üne Rasulullah diğer 60 ına ben verdim demiş..bunların 300 ü cin taifesindenmiş..

bu şehir evliya ve sahabe doluymuş..ve birkaç saat manevi turizm yapmışlar..çocuk en çok Ilgaz dağındaki Benli Sultan türbesini seviyormuş..ileride bir gece muhakkak bu muhteşem tabiatta kalabilmeyi çok istiyormuş..o kadar güzel bir tabii manzara içinde yanii..dokusu hiç bozulmamış bir mekanmış burası..insanları da çok temiz ve safiyetliymişler..
geziler bitmiş, değişik yerlerde onlar için tertiplenmiş ziyafetlere de katılmışlar..gece köylerine varmışlar..
ertesi sabah çocuk ve kardeşi köyü dolaşmaya çıkmışlar..inanılmaz şaşırmış çocuk..bir on yılda tüm ahşap evleri hangi eller yıkıp- yok edip, o betonları dikmiş, anlayamamış....ama yine de bu memleket kendiliğinden hızla yayılan bir ormana sahipmiş ve yeşilliği de daimmiş...evlerde yazları yaşandığı için hemen kimseler yokmuş..her yer bomboşmuş..eskiden bir karış toprak için birbirlerini boğazlayanlar ,aç kalmamak için her karış toprağı değerlendirenler toprak olmuşlarmış...ve o topraklarda otlar büyümüş her yanı papatyalar sarmıştı..çocuk yılanlı asa yoluna benzeyen, kıvrım kıvrım patika yola baktı..yeşil otlar üzerinde serpilmiş bembeyaz papatyalara -ortasındaki sarılığa baktı ve dedi:”gittiği yerde ve döndüğü yerde tüm yolları bu kadar saf ve güzel olsun.. O’nun ve ailesinin hayatı daima hep ilkbahar olsun..O çok güzel..tıpkı bir nergisin suya olan hali gibi demiş..”

eski aile kabristanlığına gittiler..babannesini neşe ile selamladı çocuk..onu oraya davet ettiği için teşekkür etti..ve dır dır- habire neşeyle onunla konuştu..çocuklar 3 gün çok eğlendiler..tepedeki köye çıktılar ve Sinop’a doğru uzanan deniz manzarasına karşı, yukarıya kurulmuş bir salıncaktan sallanarak baktılar..bu yükseklikte böyle bir manzaraya karşı uçmak hissi çok hoşmuş meğerse..

ertesi gece, bir udi -bir de ses sanatçısı; misafirlere, sabaha dek, elinde bendir şarkılar geçti..6 saat hiç durmaksızın her telden terennüm ettiler..şarkıların arasında; yakın bir ilçenin belediye başkanı onlara açıklamalar yapıyordu…mesela söylenen” Çanakkale içinde vurdular beni türküsü Kastamonu’ya aitmiş Kastamonu’da yakılmış”..neden?”çünkü kurtuluş savaşında en çok şehit veren bu şehirmiş..ve gidenler hiç geri dönmemiş..”bu bilgiyi ilk kez duyuyorlarmış çocuklar..

onları, yakın ilçelerde de gezdirdiler..ve arabada canlı müzik:) ve tur rehberleri vardı..her yer bomboştu ve tertemizdi..bu huzur ve sakinlik neden büyük şehirlerde yoktu anlaşılıyordu…insan her şeyi kirletiyor ve yozlaştırıyordu..insan insanı yorup yıpratıyor ve her şeyden hatta kendinden bile bıktırıyor, kaçırtıyordu…insan o kadar ağırdı ki..bu ağırlık bazen zulmedebiliyordu..

bu yörede ölüm ve hayat iç içe olduğundan, ölüm çok normal bir şeydi..ve yeni yapılan aile kabristanlığına gitmesini söylediler çocuğa..”git bak ,yer seç ,beğenecek misin?” dediler:)çocuk kahve yaptı, evin kapısından çıkıp yolun karşısına geçti.. yedisi bir yanda diğer yedisi de karşında aynalanmış, ortasında iki adımlık yol olan, boş kabirlerin ortasından geçip duvarın üzerinde oturdu..kahvesini içerek düşündü..bu kabirlerde yatamayacak kadar huysuz ve geçimsizdi..bir kere yanyana idiler:)o hep ayrık otu halindeydi..köşedeki yerlere baktı yine beğenmedi..az yukarıya ağacın altına baktı, “olabilir” dedi..ama yine vazgeçti..”olmadı, babannemin yanına gömülürüm bari “dedi sonunda ve yine hayallerine daldı..

çocuk, hiç olduğunu öğrendikten sonra çok üzülmüştü..hiç olmak çok acı verdi ona..çok ağlıyordu…Evvel Zamanı arardı:” yokuz,hiçiz değil mi?” derdi “evet evladım, biz hiçiz..hiç bir şey yok..hiçiz,,hiç bir şey yok..” diyerek telefonu kapatırlardı..çocuk bir türlü bu hiçliğe razı olamıyordu nedense.. o, ilerisini de istiyordu bilmeden..muhakkak ilerisi olmalıydı ..orada bitmemeliydi..ama Evvel Zaman’ı ona demişti ki: “evladım, görüp göreceğiniz o ..başka hiçbir şey yok..ondan ötesi yok..ama bunun manası ciltler dolusu kitaptır..bu kişide bir anda da açığa çıkar,parça parça bir senede de.. bunu ben bile bilemem.. sadece o bilir.. “demişti..çocuğun soruları olurdu ve onları cevaplamazdı dostu..”vakti gelince size söylenecek evladım ..onlar bizi aşar..O’na ait” derdi..neden söylemediğini bugün anlıyordu..Makam-ı İrşad-ı Ahir Zaman ona vakti gelince öğretecek ve söyleyecekti..ve O’nların alemi bizi aşardı..biz çocuktuk O’nlar ise ABD-I HAS büyüklerdi..biz hata yapardık O’nlar bizi affederlerdi..iyi ki çocuktuk ve iyi ki O’nların ellerindeydik…SİZİ SEVİYORUM...ellerinizden öpüyorum:)SİZ BAŞIMA GELEN EN GÜZEL ŞEYSİNİZ...HERŞEYİMSİNiz..

geçen sene yazın başında,hayalinde çocuğun eline beyaz bir mektup verilmişti..zamanın çocuğuna yazılmıştı..Ebu-l Vakit’in yakında ayrılacağını yazıyordu..çocuk ağlaya ağlaya babasına gitmişti..sarılmıştı..gitmeyin, beni bırakmayın ne olur demişti..O ise inanılmaz sevinçliydi..çocuğun getirdiği bu müjdeli haberin şerefine onu eli ile bir anda göğsüne çekmişti ve çocuk inanılmaz kokular içinde, O Hırka’nın içindeki saadeti, salavatlar getirerek ağlayarak yaşamıştı..hep istediği şeylerden biri olmuştu..işte o göğüste ağlayabilmişti..birbirlerine sarılarak ve sürekli ellerini öperek vakit geçirmişlerdi..

çocuğun bir türlü soramadığı bir sorusu vardı..onun sormasını engelleyen bir şey bu soruyu ona hiç sordurmuyordu nedense..ama bu sefer çocuk bu sorusunu kalbinden niyetle istemişti..”ayakları bu kadar güzelse, kendisi kimbilir nasıldır?” diye düşündüğü o bembeyaz yorganlardan, bembeyaz kefenlere dürüleni düşünüyordu daima çocuk..”o hesabını nasıl ödeyecekti.?”selamlı kentin, sonsuzluk kabristanlığına gömülen..kadınların içeri alınmadığı o mekan..ve demişti Evvel Zaman..”Bize sorgu sual yok,Biz Hay’ız, ölmeyiz…vazife devam edecek şimdi ve sonra daima ..biriz- beraberiz ..”bunları gülerek ve neşe ile söylemişti..o gün ki kadar O’nu hiç neşeli görmemişti çocuk.. sanki bir düğünün kutlamasındaydılar..hiç içmediği kadar çay içip, her bitişte ellerini bir sultan gibi çırpıp çay doldurtuyordu..birbirlerinin bardaklarından çay içip aynı tabaktan defalarca yeniden doldurtulmuş böreği yiyip duruyorlardı..daha sonraki çok kısa zaman da, her görüşme sonunda ona Dost’u şöyle diyerek kapatmıştı telefonu..”Biz ölmeyiz,Hay’ız biz..vazife devam edecek şimdi ve sonra beraberiz,Biriz....”çocuk bir hiçti evet ama hep olabileceğinin müjdesini de öğreniyordu giderayak..ama bunun için Makam-ı İrşada gidebilmeyi başarması lazımdı önce.. çünkü O,Beka Sultanı’ydı..çocuk düşüncelerinden sıyrılıp ayağa kalktı ve yolun karşına geçip eve döndü..merakla sordular koloni halinde yaşayan ev misafirleri:”hangisini seçtin? şu yer benim bu taraf benim” demeye başladılar..”hiç birini seçmedim ,istemiyorum dedi çocuk..geçimsizim ve huysuzum.. ben, tek başıma yer istiyorum” dedi..tamam dediler neresini istersen..yer çokkk..

her gün, bir kupa dolusu kahve alıp babannesinin bostanına gitti çocuk..yemyeşil bostanda ayaklarını ve saçlarını ve ellerini otlara koyup uzandı..ve sigara içti ve düşündü durdu..onun hayatta en iyi yapabildiği tek şey düşünebilmekti..başka hiçbir konuda başarılı değildi zaten..çok sevdiği hava zerrelerine odaklandı ve onların ışık-nur gibi,kar taneleri gibi birbirlerine değmeden üzerine akıp yağmalarını izledi uzun süre..nefesi düşündü ve maddeyi düşündü..hangi kuvvet, zerreyi bir arada tutabiliyordu..hiçken var olabiliyordu..yokken dilediği renge ve biçime dönüştürebiliyordu..al işte bak!! hava burada.. çok bilenler, her şey bende, ben yaparım, ben ederim diyenler!!. al bak.. hadi yarat bakalım diyordu..evet sende ama hangi sen.?. O,sen olunca sen de..önce O, sen “O “ol, sonra diyordu…O dilemedikçe asla..O istemedikçe, asla diyordu çocuk..düşünüyordu bir kuantum fizikçisinin yaşayabileceği en güzel şeyin; seyr-i sülük yapan birinin rüyaları-müşahedeleri olabileceğini…ne ilginçti madde ilminin nihayeti ile seyr-i sülük bir bakıma aynı şeydi..lakin biri kitaplardan senelerce süren zevksiz bir eğitimle, diğeri, yaşatılarak en cahile bile seyrettirilerek öğretiliyordu..İslam Tevhid- Birlik diniydi ve laiklik-ayrım yoktu..çünkü laikliğe ihtiyaç yoktu..her şey zaten ilim içindi ve o ilim, İlmullah dı..( haşa Allah bölünüp ayrılabilir mi?TANRI TEK di ve O TANRI ALLAH dı)selamdı..selametti..birlikti..biri zevk ehli için, diğeri kuşkucular için..onlar deprem bilginleri gibi ellerinde hep farklı belgelerle her daim yeni fikirler savunuyorlardı..nedense, bir türlü ortak noktada buluşamıyorlardı..oysa ilmi tasavvuf gelip, hep aynı derya -deniz noktasında buluşabiliyordu.üstelik maddede alim olmak isteyene tonla masraf yapılıyordu ve imkanlar- teknoloji onlar içindi..makam ve mevkiler onlar içindi..onlar dış alemi bilmek içindi..dış masraflıydı tabii:)iç alemi öğrenme ilmi tasavvuf ise bedava idi,öğreticileri de bu işi bedavaya yapıyorlardı.. aynı hava gibi besbedava(bu iç tarafta para geçmediği için, sadece canını alıyorlardı,adamı ney gibi oyuyorlardı:)…bu işte bir iş vardı ama bu iş çocukları aşardı..ilim sahipleri belki kendi aralarında eğleniyorlardı..biz bilemeyiz ki, çok cahiliz biz…

ve babannesine gidiyordu aklı..bu bostanda ömrü geçmişti.. 87 senelik bir ömür..hemen hiç konuşmazdı babannesi..öyle düşünür dururdu..sessizlik ötesi bir kadındı o, sukut..çocuk onu ilk gördüğü zamanı hatırladı..küçüktü. arabadan inmiş, eve doğru koşuyorlardı.. babannesi tarlanın ortasında oturmuştu..ilk hatırası buydu.. babannesi durmadan namaz kılardı birde..derlerdi ki; kıldığını unuttuğu için, tekrar tekrar kılıyor ..neredeyse bir vakitten diğer vakte hep namaz kılıyordu..ve sık sık soruyordu namaz vakti geldi mi, ben şu namazımı kıldım mı? diye..çok yavaştı babannesi,her şeyi yavaştı..çocuk ona hiç benzememişti bu konuda..o, aceleden hemen ölmek isteyenlerdendi..hayatı acele üzerine kuruluydu ve o yüzden hep sakardı..her şeyi yıka devire, paldır küldür yaşıyordu ki; bir hızlanışta hemen çabucak bitiversin..yaşamak çocuğa inanılmaz ağır geliyordu..o dünya ile geçinemiyordu..ama şimdi düşündü.. aslında dünya mükemmeldi..o insanların davranışlarına, düşüncelerine üzülüyordu ve tahammül edemiyordu..geçinemediği insanlardı aslında.. ve biraz daha düşündü, hayır dedi..insanlar değildi geçinemeyip tahammül edemediği, asıl, kimseyle geçinemediği için kendisine kızıyor ve kendisine tahammül edemiyordu çocuk..kendisiyle barış yapmayı ise istemiyordu şimdilerde..çünkü kendisini değil, O’nu istiyordu.. O’nun damarlarında gezinmek ve aldığı nefesin içinde olabilmek istiyordu..aslında öyle olduğunu biliyordu.. lakin bunun farkındalığıyla yaşayabilmek istiyordu…

çocuk yine babannesine döndü..atalarını düşündü..Kırım’dan geldikleri söyleniyordu ..tarihleri yok olmuştu..babannesi ve dedesi, annelerin karnında iken büyük dedeleri savaşa gitmişlerdi ve bir daha hiçç geri dönen olmamıştı..geride kalan daima yaşlılar,kadınlar ve çocuklardı..bir şehir düşünün ki ülkede en çok şehit veren yer olsun..yetişkin tek erkeği neredeyse kalmamış olsun..ve unutulan gelenekler,yok sayılan bir alfebe,yakılan ,toplanan kitaplar,yasaklanan din eğitimi,unutulan soylar ve unutulan tarih,unutulan bir kültür olsun.. ne acı değil mi?geçmişi reddetme hastalığı yüzünden yenileneceğiz hastalığı yüzünden, binlerce yıllık bir geçmiş siliniyor..ne korkunç..yenilenen ne ile yenilenir ki? tabiî ki, onu besleyip büyüten, bugünde sahip olduğu her şey gibi geçmişle…bildiğini, ne ile bilebilir insan? yeni diye bir ilim olabilir mi hiç..o insanlar yeni değil ki bir kere..yeni bir yorum olabilir sadece..zamanın gereğine göre yeni bir bakış…geçmiştekilerin ona öğrettikleri ile..sadece altına;” bunu ben düşündüm, bunu ben buldum, bunu ben akıl ettim diye edebsizce imzasını atar benim gibi mesela..”oysa onların hepsi geçmişin hatıralarıdır..(anlayan hemen anlar..biraz okuyan,biraz araştıran hemen anlar..kim ne okuyor, nereden, hangi fikirle beslenmiş, hemen belli olur..)
sadece o yeni idrak etmiştir..o yeni anlamıştır..bazen kişiler hak etmeyip, edebsizlikleri ayyuka çıkınca, layık olmadıkları da ellerinden alınır ya(kendimden biliyorum) ..işte bir koca devlet de, ehli olmayanlara gücü verdikleri için bu zavallı hale düşürülmüştü..bugün dedesinin yazdığı, 70 sene evvelinin kitabını okuyamayan tek devlet bizmişiz, ne acı değil mi?



çocuk düşündü, dün gördükleri anıtı..57.alayın, bir taburunun tamamı yan ilçeden olanları düşündü. bir anda tüm ilçe şehit oluyor..bir şehir ,bir üke bir anda yok ediliyor..ve hepsi ter-ü taze..eskiden hadise-sünnete uyarmışlar..Hz.Peygamber:” savaşa alimleri götürmeyin ki geride kalanları eğitsin” demiş miş..ama bu savaşta tüm yetişmiş alimler,yetişenler,özenle yüzlerce yıldır korunan sanatçılar hepsi kurban olmuş..koca bir kültür sanki bilerek yok edilmiş..yada yok edilmeye çalışılmış değil mi?neden?bu gün, ben, nereden köyüme geldiğimi bilemiyorsam,atalarımı ve geçmiş ritüellerimi bilemiyorsam,geçmişin tadını alamıyorsam bunun vebali kimin peki?babannemin mi? yoooo..o olmasaydı biz de olamazdık ki..onlar bu günkü hayatı bize yaşanılır kılan kadınlardı..hayatın kaynağı onlar..işte belki bu aidiyetsizlik yüzünden benim hiçbir hatıraya bağım yoktur..hakiki manada, gerçekten de bu madde hatıralarından hiçbirine ne ilgi duyarım, nede saklarım..

ve gencecik şehitlerin, daha genç hamile eşleri, geride kalanlar..ve açlık ve cahillik ve yolsuzluk ve susuzluk..ve eşkıya…ve çeteler..ve parasızlık..ve saflık ki bu saflık anlatılamaz..onlar dünyayı bilmiyorlar, hayatı tanımıyorlar ..ve bu küçük kadınlar.. sönen bacaları tüttürmek zorundalar.. yaşlılara bakmak, çocukları doğurup, hayata tutunmak zorundalar..işte bu yaşı küçük,anlamı büyük dul kadınlar hayatı yeniden kuran kadınlar, ne yazık ki bugün horlanıyorlar..onlar köylü, onlar cahiller..onlar insan bile değiller..neler peki..?evlatlarını her ne pahasına okutmak-şehirli yapabilmek için yapmadıklarını bırakmamışlar..

Bir köle gibi aileleri için çalışmışlar..ve o kıymetli diplomalı yeni nesil evlatlar, makamlarına kurulmuşlar..demişler ki biz şehirliyiz..biz medeniyiz..onlar cahil ve köylü…onlar dağlı..onlar ne bilebilir ki?..bilen biziz ,biz bile değiliz.. bilen batılı..o batılı, Irak’ı katlettiğinde değil de, Babil Müzesi’ni yağmaladığında bu çocuk çok ağlamış nedense..çünkü kalbi o çalınan Sümer tabletlerinde kendi geçmişinin yazdığını söylüyormuş..gözyaşları kendiliğinden, tarihine ağlıyormuş..o hırsızlar olmayan tarihlerini yazabilmek için, kendilerine soy sop hırsızlığı yapacak kadar alçalmışken, bizlerin yetiştirdikleri ne yazık ki soyu sopu satar hale gelmişti..sözde medeniyetler adına..köye ait her şey reddedilmişti..en basitinden köy yumurtası ,köy sütü ,tereyağı vesaire..batılılar gibi fabrikasyon yemeliydik..bunu okuyan bilim adamlarımız söylüyorlardı..hijyen şarttı..ve doğruydu…ama birkaç yıl sonra; artık onu yemeyin, bu ilacı da içmeyin meğer hatalıymış.. artık bunu yiyin ve şu ilacı için diye kolayca söyleyebiliyorlardı..bugün şehirliler gerçekten de köy ürünleri yiyemiyorlardı..bedenleri medeni olduğu için değil mekanik robotlara dönüştürüldükleri için..çünkü bedenler medeni olmuyordu ki, düşünceler medeni oluyordu..sanayi maddesi almaya alışmış bünye doğalı reddediyordu..madde ilminin yükünü çekenlerin, mana ilmine verdikleri o şiddetli tepkime gibi mesela..oysa mana ehli, ilme hiç kimsenin vermediği kadar değer verirdi..onlar gerçek alimin uykusunun cahilin ibadetinden üstün olduğuna da iman ederlerdi..ve tefekkür edebilmek tüm ibadetlerin en üstündeydi..


çocuk babannesine döndü..gülümsedi..o, okuma yazma bilemezdi..ama gökyüzüne bakarak saatleri ve tüm namaz vakitlerini söyleyebilirdi..ve gökyüzüne bakarak tüm rüzgarların isimlerini ve yönünü söyleyebilirdi..yaprağı bile gözükmese, o, her bitkiyi ismi ile tanırdı..hayvanların durumlarını bakarak söyleyebilirdi ve tavukların yumurtlama vaktinin gelip gelmediğini bile bilebilirdi..tüm yiyecekleri nasıl en son haline dek değerlendireceğini de bilirdi..bunlar tüm geçmişte yaşayan köylülerin normal bildikleri işti..onlar hayatı,tabiatı okuyabiliyorlardı..bugün biz bunları kitaplardan öğrenmeye çalışıyorduk lakin uygulayamadığımız içinde asla başarılı olamıyorduk..onlar her şeyi yaşayarak öğreniyorlardı..hayatta kalmayı biliyorlardı..

mesela bugün uzaya giden insan inanılmaz lüx siteler yapıyor..köy evlerinin daha teknoljik-moderni aslında..ama ödenen faturalar kişiyi umutsuzluğa sevketmekten başka işe yaramıyor..neden bu kadar kafası çalışan, bu kadar zeki ve her şeyi bilen insan yaşadığı mekanları bir köylü gibi bedava getiremiyor hep merak etmişimdir.neden onca ilim ve mekanik aksamı ile köle gibi yaşıyor.?.kulaklarında anten takılı gezen, ellerinde en gelişmiş cep telefon-bilgisayarları ile ayaklı sanayi halinde gezen bu markalı-diplomalı ve kariyerli insanlar, neden her gün bir ton fatura ile boğuşan mutsuz kölelerdi?neden bir köylü kadar bile özgür olamıyor..neden?.zamanı yakalamak için böyle mi yaşanır, yoksa zamanın engin bir dinginlikle içinde yaşadığı an olduğunu anlamakla mı yaşanır..?üniversitelerde beyinleri memur zihniyetine dönüştürüyorlar sanki...neden sadece okudukları konuyla yetiniyorlar da hayatı okumayı öğretmiyorlar?neden kendini bilmeyi,kendine eğilmeyi,kendini mutlu edebilmeyi öğretemiyorlar..çünkü bu ilmi bilen donanıma sahip maddi hoca ne yazık ki yok..bu ilim Allah ın ve üniversitelerden öğrenilemiyor ne yazık ki.çünkü, Allah’ın ilm-ü ledün ü kitaplardan değil, ehlinden, izinlisinden nazar ve kelamla ancak öğrenilebiliyormuş..işte bu ilmi öğreten müesseselerde yenilenirken, daha doğrusu artık hak eden kalmadığı için elimizden alınmış gitmiş..ama insan bilsin ki her yönetim çöker, unutulur ve gidermiş..sadece Devlet-i Aliye, Allah dilediği müddetçe bakiymiş..


neden su kuyusu açmıyor siteler,neden kendi suyunu sağlamıyor.?.bunca teknolonik imkanla neden kendi enerjisini sağlayan ve döndüren sistemler kurmuyorlar.?.neden mutlu olabilmek için kimse bir adım atmıyor.?.nasıl içsel mutluluk, başkasının kuyusundan su çekmekle sağlanamıyorsa, işte maddesel mutlulukta böyleydi..kendi suyunu kendin çıkartana dek acı sürüyordu..kendi çarkını kendi döndüren-faturasız evler, inşallah en kısa zamanda yapılır diliyorum..ve bir sitenin çim-çiçek masraflarını akla hayale gelmeyecek büyüklüktedir..neden bahçeye çok daha ucuza gelecek bir sera kurulup doğal üretimler yapılmıyor ki?bunları yapmak hiç de zor değil..çimlerin bahçıvanı bu işi yapabilir..çatıların üzerine enerji panellerini mimarlar mühendisler kurabilir..su kuyularını açabilirler..neden hayatı daha mutlu ve kolay yaşanılır kılabilmek için çalışmak yerine daha zor ve daha işkenceli bir fiyat çıkartmak için yaşıyoruz ki..daha modern köleler olabilelim diye mi?..


babannem dedi çocuk bu bostanı neden çok seviyormuş anladım..yan taraftaki çeşmeden oluğa akan suyun sesi, kuş sesleri ile ve rüzgarla karışıyordu..ve güneş ışıyordu ,ısıtıyordu.güneş dedi çocuk..güneş herkesindir ve herkese ışık ve ısı yayar ayrım yapmaz..aynı Allah gibi..o herkesin Allah ı dinlinin de dinsizin de Allah ı O..sen sadece perdelerini O’na aç gerisini o halleder…
ve çocuk daha derin hayallere daldı..bunları unutmak için her şeyi unutmak için düşüncelerinin ayarını değiştirdi..mutluluk kanalına takıldı..

O yoktu..çocuk inanılmaz bir boşluğa düşmüştü..öyle derindi ki yalnızlığı anlatılamazdı..ve çocuk Zaman’ı aradı.. ağlıyordu…kalbim acıyor dedi..
sürecekmiş………….
Nur Cihan
13.05.2009
nuralem7@hotmail.com

12 Mayıs 2009 Salı

ANNEMİZ'E NİYET VE O NİYETE SADAKAT






Annemize Niyet Ve
O Niyete Sadakat

7-mayıs-2008

İnsan hayatının belli dönüm noktalarında ani, büyük anlamlı niyetler eder.. Ve o kesin niyetler, o anda kabul olur..
Bilmeden o sert virajlarda bir şeye niyet edersiniz. Söz keskin bir kılıç gibi her şeyi yarar geçer.. İşlem hemen başlar… Siz henüz işin farkında bile değilsinizdir..

Kendinizi bilmek istersiniz, çünkü etrafınızdaki hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinizi anlamışsınızdır.. Üstelik hem değiştiremezsiniz hem de en yakınlarınızla imtihan olursunuz.. Sizin canınızı en çok ne acıtır, tabii ki size en yakın olanlar bilebilir.. Siz de onları en kolay yaralayabilecek formülleri bilirsiniz zaten.. En büyük -en acımasız savaşlar duygusal savaşlardır..
Malınızla, canınızla, eşinizle, çocuğunuzla, yakınlarınızla, ilminizle, duygularınızla, vb.. İmtihan dünyasıdır ya…

Birde üstelik Hızır’ın gemiyi delmesi gibi madde ve mana gemileriniz delinmiş -defolanmışlardır.. Artık hiç kimsede kusur ve ayıp da kolay kolay göremezsiniz.. Çünkü en büyük utanç ve günah sizin kendinizdedir.. Bu kendinize dönmeniz için gereklidir.. Temizleyici gözyaşları için gereklidir..

Kimse üzerinde etkin olamayacağınızı anladığınızda pes edersiniz ve kendinize dönmek istersiniz.. Kendinizi tanımak için ve kendinizle mutluluğu yakalayabilmek için.. Huzur içeridedir, dışarıda huzur yoktur size artık…
Ve bir de vaadiniz olmuştur üstelik..

“Arifin kalbindeki ona misli ile hediye edilir..”

Başarmak zorundasınızdır.. Çünkü niyeti siz etmişsinizdir.. Her şey tek bir nefesten ve o nefsin eşinden ve ikisinin çocuklarından yaratılmıştır..
Bir daire ve içindeki diğer noktasal daireler aslında aynıdır.. Kendinizi, kendiniz imtihan edersiniz.. Ve rüyayı kontrol edebilmek kolay bir erdem değildir..
Artık dıştan tek kişi görünen kendi hanenizdesinizdir.. Oysa sonsuz kişilikle o hane tıkış tıkış doludur.. Şaşarsınız hangisi sizsiniz, hangisi doğru?.. İlk sesi yakalamayı öğrenmeye çalışırsınız hep, çünkü o ruhun sesidir .. Ruh ise size aşıktır..
Bir de bilmeden dersiniz ki:
”Bir mağara olsa en güzel mağara benimki olurdu..”
Ah, demez olaydınız.. Ve gerçekten niyet devrededir.. Benim dediğiniz her şey bir anda alınır elinizden.. Artık en korkuncundan karanlık mağaranız da emrinizdedir..
Oysa siz her şeyi unutmuş gözyaşları ile isyanlardasınızdır.. Mağaranızı size sunan sanır ki kendi yaptı.. Oysa siz bilirsiniz ki gerçek farklı.. Artık niyet başlamış ve imtihan en can alıcı dönemine girmiştir.. Emir gelir “Bağını kopart.” Tüm bağları kopartmak ne zordur. Meğer size ait hiçbir şey yokmuş.. Hatta siz de yokmuşsunuz..

Sizin acınız çok derindir ve mağaranız çok karanlık hem de soğuktur.. Annenize giderken en şiddetli darbeleri de yersiniz.. Nasılsa öleceksiniz ya, artık hiçbir şey farketmez..

Ölmeye karar verirsiniz ve ölüme niyet edersiniz..
Bunu Annenizin kollarında gerçekleştirmek için o kutsal mekana gidersiniz..
Kendi cenaze namazınızı kılarsınız ve ölümü beklersiniz.. Ölüm rengarenk noktalar olarak hatıranızdadır şimdilik..
Anneniz sizi sarar sarmalar… Sizi “Rahimin Oğlu” karşılar.. Siz ölmeye geldiğiniz için O’da ölüdür.. Ama O, merhametlidir.. Annedir.. Acır ve saklar ve korur, esirger..

Size dirilteceğinizi vaad eder.. “Rahimin Oğlu uyur, Toprağın Babası” uyanır..
Niyet şaşmaz, yeter ki niyete sadakatle sarıl..
Gör başına neler geliyor.. Ya sabır, hem de çok sabır.. Ayet der ki sabreden için:
“En büyük düşmanının, en büyük dostun olduğunu görürsün”.. Ya sabır..
Evet annem, gösterdin sende, bana, sabrın anlamını…

Biri değilmiş ki dost; meğer hepimiz aynı dostlarmışız..
Zerre farksız hep aynı ve birbirinden habersiz hem de…
Biz senin Rahim’inde doğmamış kardeşlermişiz..
Belki de bu rüya, bizim hayat tecrübelerimizin bir deneyimiydi..
Belki de o mananın en güzel yorumsuz yorumuydu..
Sen ayna idin.. İçinde sonsuz dönen-sema aynasını barındıran..
Kamışlık ormanı sendin.. Ruh deryası da sen.. Seyr’in mekanı, Seyr’in aynasıydın sen..
Her damla o derya idi evet.. Ama derya aslında tekti..
Damla ona muhtaçtı.. Hangi damla zaten senden ayrılabilir ki?..

Ümmetim ümmetim dediğindi damlaların..
Benim niyetim sendin.. Kapılarda kalakaldım.. Kapı sendin, hane de sen.. Anladım.. Ayırmak hataydı o yüzden..
Oysa hala ayrımlardayım.. Cem sensin- CemAli sen, birlemek ne zor ah bilsen.. Ve insan tutkuyla seviyorsa vazgeçemiyor aşktan.. Acı kanatsa da derinden, kıskançlık yakıyor ah neden?

Mağaram hala soğuk ve korkunçtu.. İçinde yaşamak henüz mümkün değildi.. Mağara ehlim de susmuştu.. Ruhum, öğretmenim sanki küsmüştü.. Alim elimden tutmuştu.. Ümidimin ışığı yanmıştı..
Ağlaşırdık sık sık.. Ben ağlardım O’na: “dayanamıyorum.”
O derdi hep: “Ah ne neş’eler görüyorsunuz, ne neş’eler.. Var mı sizin kadar neş’ede olan bak etrafına..”
Ben neş’e anlamazdım, hep acı-dert sanırdım.. Ama O:

“O neş’eleri kaç kişi gördü, söyle bana” derdi.. Ben ağlardım, O anlayamadığım için üzülür ağlardı..

Ve mağaram ışımaya başladı.. Hatta “Nur bile geldi”.. Ama aslında bunlar hep Annemdendi.. Annemin korumasındandı.. “Nur O idi.” Işık O idi.. Hepimiz O Nur’dandık.. Benim mağaram ilkbahar gibi çiçeklendi artık çok şükür… Mağara bedenim ve mağara dünyam güneşin ışıkları ile aydınlandı.. Belki, bu gece, Hızır da uğrar inşallah:) Yeşilleniriz……


Rüyayı görsem de, olmadığımı artık kabul etsem de, bunu hayata geçirmek en zoru.. İstediğin kadar öğren, oku, ezber yap.. Bak biri ayağıma bastığında ve elimdekini aldığında canımı yakıyor hala.. Ve canım öyle çok yanıyor ki; yalan olduğunu bile bile, utanarak isyan ediyorum, aynı rüyamdaki gibi.. Ağlayıp, isyan edip bağırmayı çok seviyorum.. Var olmayı çok sevdim, özür dilerim:).. Ve bu isyandan çok utanıyorum, beni affet annem, affet…
Verdiğin hiçbir hediyeyi hak etmiyorum.. Edemiyorum.. Sana ise ne hediye vereceğimi henüz bilemiyorum.. Seni güldürebilmek isterdim bir kez olsun.. Aynı küçük çocukluğumdaki dilek değil mi???.. Hiç değişmedi inan…
En eğlenceli kitap ben olayım isterdim.. Sıkılmadan defalarca okuyacağın, her defasında, sana farklı farklı hikayeler anlatan o masal kitabı ben olayım isterdim.. Her okuduğunda gülümsemeni isterdim.. Ve bana göz kırpıp “seni HAYAL ETMEYİ sevmiştim”
demeni isterdim..

Semadaki, hepsi birbirinin aynı olan aynalardan biri…
Nur Cihan
06.05.2009
nuralem7@hotmail.com

RUH'A NİYET VE MUHABBET




















http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/ruhaniyetvemuhabbet.html


Ruh’a Niyet Ve Muhabbet


Bu tavanın dışında hiç bir dehlizin tavanı yoktur,
senle benden başka da bir anlayış bulamazsın,
hoşça geç bırak o hayali, o hiç bir şey değildir.
Bir şey sandığın her şey hakikatte hiç bir şey değildir.

Ömer Hayyam


RUH’A NİYET VE MUHABBET(21-mayıs-2008)

İstiyorum ki bu gece bana niyet et…
niyetin Ruhun olsun, bana niyet et!!!!

ey Nefsim!!.. sen ve ben biriz aslında…
sen gene de bana niyet et.
bu ayrılık çok yorucu ve can yakıcı..
sen bu gece bana niyet et!!…
* * *

ey Ruhum !!..
bu gece sana niyet ettim bil..
bil ki niyetim sensin..
ikimiz biriz, evet
ama ben senden ayrı düştüm, neden?
seni davet ediyorum, bu gece gel!!
senin için Kur’an okuyacağım, gel…
Er-Rahman okuyacağım..
Kur’an’ın gelini derlermiş
Er-Rahman Suresi’ne değil mi?
ve Kur’an benim ikiz kardeşimmiş
yani sen….
bak senin için okuyorum….
ama öncesinde sana,
salat’a niyet ettim geceleyin…
…….

çok sevindim sen geldinnn!!.
bize şeref verdin…..
secdedeydin, gülümsüyordun
bizde, sana eğiliyorduk hani…
biz sevincimizden ağlarız.
kederimizden de ağlarız..
ağlamayı ne de çok severiz….
layık olmadığımız için Zat-ı A’li Ruhumuza
hüzün ve hicapla utançtayız…
size erebilmek demek ne demek!!
evetttttt, sen olmak demek…
oysa sen ve senin özün ben de,
yaratılmışız demek ne demek….?
kaldır perdeyi
“Ey Alunnn” dursun bu felek ne demek….?
durduğunda sema ne olur…?
sema durursa ne olur?
toprak heykel yıkılır …
rüzgar gelir kum olur ….
……….

uyudum seni hayal ederek
sohbetteydik dost meclislerinde…
senin niyetine girmek ne muazzammış ve ne mübarek
istiyor artık nefsim herkes ersin bu hayale bir kez bilerek….
o sohbetler salatın özüymüş öğrendim …
hep senin rehberliğinden, bilirdim…

bu meclisin alimleri
neş’e denen şeylermiş sanki…
neş’e-i salat-ı muhabbet
o muhabbetteki lezzetlermiş…
hayal den uyanırken
secde yapılır ya dostlara…
ve selam verilirmiş
Sağa ve sola…
Esselamü aleyküm ve rahmetullahi denirmiş…
* * *

Ve aleyküm selam ve berekateHU
hoş geldin dünyana:) hoş geldin beden kabrine:)
bir rüyadan diğerine uyandın. Hoş geldin bu aleme….








Nur Cihan
06.05.2009

3 Mayıs 2009 Pazar

İLK SALAT=İLK MUHABBET=İLK GÜZELLEME


İlk Salat =
İlk Muhabbet=
İlk Güzelleme


”Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.” ŞURA SURESİ: 38


yaratılmış her şey çiftti
Ayet öyle diyordu
ve yaratılmış o iki A’li -yüksek –en yüce mana
tavaf ettiler Nur’u evvela
kıldılar namazı sevgiyle
ve ettiler ,kendilerinde zuhur eden
O manaya secde
hediye bu idi ilk manada
sevgiliden sevdiğine muhabbet-salat ,anla diye.........
*************

RAHMAN :Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi

RAHİM :Varlıklar içinde seçtiklerine kendini tanıtan.
*****************

NEFS’İN MİRACI RUH-RUH’UN MİRACI NEFS
(”zikri HU dan dı, Ali El Murtaza’nın gördüğü..bu söz; Hu Şiirleri” kitabından alıntıdır”)
İlahi yüreğimin sahibisin
tüm niyetlerim sensin
tüm yolların çıktığı o nokta sensin
sana yürüyorduk; sende doğuyor ,sende büyüyorduk
sende ölüyor ve yine sende doğuyorduk
İlahiii ey öğretmenlerin Kebir-i Azam-ı
ey harflerimin Mürşidi

Nefsim senin ellerinde
Celalinden Cemaline yoğrulurken
mayam henüz kabarmamışken
sen istediğin için..........
senin için kırılmış gönlümün tamir edilemez kırıkları için
bana, benim sandığım gözlerimden
gösterdiğin nur-u güzellikti ilk ışık –nur

Yusuf-i İbrahim’in uykusunda ışıyan sendin
o nefessizdi –sen nefes din-sen hayat
o senin ışığınla aydınlıktı
insanı esir eden o güzellik sendendi..
Halilullah uyuyordu
ihramına bürünmüş örtülüydü
ezanla uyanan A’li ‘y di.. O -ruh idi ..dirilendi...
uyanan can bulandı O.....
saçları kara, gözleri kara ,gecenin incisi o kara

.....................................................

nefsim huzura hala erememişti?
kalp karşılığını henüz niye bulamamıştı?

eksikti sevgim benim ......
çünkü heykel tam değildi henüz
Bekke fethedilmişti............
Şimdi sıra Mekke ‘deydi..............
kabe putlardan temizlenmişti
kalmıştı kabe nin tepesinde bir putu -anka
eğildi Resul dedi Ali ‘ye “çık omuzuma”
hicap etti O:”olmaz “dedi Resulune ,sevdiğine
Resul ısrar etti:” sen, beni taşıyamazsın ama ben, seni taşırım”dedi

Omuzladı ruh,un anlamını

“Ve ettirdi ruh’a miracını”
baktı ki “gördüğü her şey- her eşya Muhammed-i nur”
yok başka ne yerde ne gökte nur

Tamam oldu miraç şimdi..

Yaratılmış her şey çiftti..

Ruh ve Nefs –Nefs ve Ruh farklı değildi
ikisi tam bir bütündü
zanlar onları ayrı sandı
ve zıtlıkların savaşı başladı...
oysa tüm esmaları CEM eden
yegane esma Hz. MUHAMMED ( s.a. v )dı
CEMALİ onunla tamdı
o kainatın efendisi
kainatın Vücud-i İlahisi’ydi

O nurun ala nur du...

yaratılmış o iki nur

İki sevgili sadece tek ve bir O idi...
aslında yok hiçbir şey
tüm bunlar mecaz

İlim ,bu ilmi öğrenmek için bunca ders
her şey sıra ile ,basamaklar bunun için
kokular,sesler,renkler,eşya bunun için
insan kendisini okusun-öğrensin diye
ve okuduğunu birde kendisi yazsın

Kendine okutsun diye......
Nisan-2008
sevgiler......................

7 Nisan 2009 Salı

CEMAL CEMAL’E KARŞI



















http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/cemalcemalekarsi.html


Tutarak kalbimin üstünde cefakar elini
Yüzünün nurunu eflake,semaya sererim
Yeryüzünde nereye bassan ayak sultanım
O mübarek yere ben gizlice göz sürerim

O büyük insan,Mevlana Hazretleri,Şems-i Tebrizi Hazretleri’ne olan sevgisini ifade ederken gönlünden doğan bu veciz sözleri söylemiştir…

(Kütahyalı Gönül Sultanları-Mehmet DUMLU Efendi’nin kitabından alıntıdır)


Aziz Mehmet Dumlu Efendi’ye ithaftır…………

Duymuşlar ki Hurşidzade hastalanmış..
gidilmiş O’nun yurduna,oda dolu imiş, tıklım tıklım dost
işte şimdi burada atıyormuş nabz-ı arz

O, söylemiş herkes susmuş
O, anlatmış herkes edeble dinlemiş

demiş ki:işimiz sevmek Bizim..
sevmekten başka bir şey bilmeyiz Biz..
Biz ancak sevgiyi öğretiriz..
hayatım boyunca sadece sevmeyi öğretmek için çalıştım,
hiç başka bir iş yapmadım..

ömrün boyunca namaz kılsan,oruç tutsan,zekat versen boşşşş
Aşk yoksa, sevgi yoksa boşşş

maksat Bir Allah Dost’unun sohbetinde bulunmaktır,



o sohbet bir yıl ibadete denktir..
Diğeri: “10 yıl” demiş
Bülbül: “bir rivayete göre de 100 yıl” demiş
cevab gelmiş:
”başka bir rivayete göre 1000 yıla denktir.
”Hurşidzade, onaylamış

ve Hurşid’inden Mürşid’ine nazar
bir Ayn’a dan diğerine vuslat başlamış

herkes pür dikkat izliyor ve esasın da dinliyormuş
yatakta bir Bülbül şakıyormuş:

”Sevgilim” diyormuş
Cemalim
Kıblem
Secdegahım
Sultanım
Güneşim

.………….

Öyle bir aşk seranatı işitiliyormuş ki;
duyan elindeki çayını dökmüş
çay dökülürken Bülbül:

Ah O Bülbül…

nasıl da, hazla gülümsemiş
başlamış şakımaya tekrar

Taştı derya
Doldu rahmet
…………..……

”Biz birbirimizi biliriz”
”Biz kaç kişiyiz ki” diyormuş Bülbül
………………

tüm olup biteni
yaslandığı duvarda ağlayarak izleyen biri varmış
nasıl olması gerektiğini;
yaşanılanın doğruluğunu tastikleyenlerden,
capcanlı aşkın dersini seyreden….
olan biten her şeyi merkezinde izleyen biri varmış
öyle büyük bir lütuf muş ki bu, izlenen Aşk’ın dersiymiş
belki bir daha izleyemeyeceği,



bir daha işitemeyeceği manalar yüreğine dolmuş
tüm hatıraları doluşmuş

aynısı diyormuş… aynısı
hiç farkı yok…. aynısı…..

veda vakti gelmiş
herkes el öperek, dualar alarak vedalaşmış
sıra duvara yaslanarak izleyen,ağlayana gelmiş
hayatında ikinci kez ;
bir yarım saatlik daha gördüğüne yürümüş…

uzanmış büyük bir hürmetle,
AŞK’ın elini öpmüş
sonra avucunun içini öpmüş….
başını öpmüş…
alnını alnına dayamış…….
ve her yanağına uzanışta ağlayarak,
kulağına,”sakın gitmeyin, ne olur sakın gitmeyin,lütfen gitmeyin” diye fısıldamış”

neş’en hiç bitmesin, hep sürsün” demiş Makam-ı İrşad-ı Aşk

O’nun ışıltıltılı gözleri parlıyormuş…
çocuk uzanıp dudağına bir buse kondurmuş
ve geri çekilip, gözlerinin derinliğine bakmış
ışıl ışıl yanan gözlerdeki sevinci görmüş
daha uzun soluklu bir buseyle, bir daha uzanmış

Aşk’ın daim olsun diye dua gelmiş Makam-ı Aşk’tan

teşekkür ediyoruz ve kendisine GEÇMİŞ OLSUN diyoruz..

Nur Cihan(7-4-2009)


30 Mart 2009 Pazartesi

HAYBABAM SINIFI TASAVVUF NEŞ'ESİ ÖĞRENİYOR MASALI






















"Birbirinize haset etmeyin, kin tutmayın. Başkalarının ayıplarını araştırmayın, konuştuklarını dinlemeyin, müşteri kızıştırmayın. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun.

"Hz.Muhammed (s.a.v.)

**************
Senin varlığın, benliğin, seninle beraber oldukça, emin olarak rahatça oturma zira senden putperesttik gitmemiştir. Hala benlik putuna tapmadasın.
Diyelim ki; şüphe putunu kırdın, tutalım ki zan putunu akıl baltası ile parçaladın, Böylece zandan, şüpheden kurtulma başarısına ulaşınca bu kez'de, kendine güvenme sana put oldu kaldı.

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)


**********************
Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili yorumu:
"Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Yorumu :Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.
Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar."

EFLAKİ, C. 1 (3/1 16)

*********
HAYBABAM SINIFI TASAVVUF NEŞ’ESİ ÖĞRENİYOR MASALI

BİR VAR mış BİR YOK muş
Zamanın birinde Haybabam sınıfı adında, bir dershanelik bir okul varmış..
Sınıfın adı” Tektaş-alyans”mış(O=HALVET)..Bu sınıfımızın uzun senelerdir süren bir neşesi varmış..O da tasavvuf üzerine konuşmak-dedikodu etmek-tasavvuf severleri misafir etmekmiş..Velhasılıkiram, bu mütevazi sınıfcığa bazen gerçek tasavvuf erenleri bile gelir ve sohbet edermiş..Gerçek tasavvuf ehline, Ehl-i Tasarruf denirmiş..Diğer hepsine de ehl-i tasavvuf dedikoducusu tabii..Ama bu işin dedikodusu bile zevkliymiş..Dedikodu bile ediyorsan, Allah’ı dedi-kodu edeceksin denirmiş zaten..


Din afyondur derler ya, tasavvuf afyondan bile kuvvetli bir zevk vericiymiş..Hatta bazen evlerine bile gitmek istemezmiş kimse..Hele hal ehli geldiğinde, uçan sineğin kanadı duyulacak olurmuş..Saf hal ehli bu yolda çok makbul değilmiş..Çünkü hal geçici ve kişinin elinde olan bir şey değilmiş..Halin, makamla dengelenmesi istenen şeymiş.. Ama her şey zıttı ile varmış ya hani..Bu, her ilimde olduğu gibi tasavvufta da kabul edilenmiş...Bu yolun ricali “hak “sa, şarlatanı da” batıl” ve varmış..

Sınıf, pek cömertlerin tezgahından alışverişte olduğundan: buradan alışverişte, herkese nasip olmayan bir seçeneğe haizmiş..Akla gelecek- gelmeyecek herkesi misafir ederlermiş mekanın müdavimleri…Öğrenciler, kimi duydularsa davet ederlermiş…Çok zengin bir menüleri varmış..Değişik din tebliğ edicileri,dinlileri,dinsizleri,makam sahibi,hal sahibi .. (birde burada olup bitenleri izleyip rapor eden münafıklar varmış..zararları tabiî ki kendilerine …Ayna yansıyor tabii- kime kendine!!!!)Bunların tam zıtları sahte rehberleri,yol kesicilerini,kozmik enerjistleri:) Bu son yazdıklarım ancak bir kez gelebilirlermiş …Bir bakılırmış..İlk önce bu enteresan kişiler süzgeçten geçermiş..Herkes, ballı ekmek gibi izlermiş onları evvela ..Ama sonunda bu olmadı derler, bir daha takılmazlarmış…Çünkü menüleri çok zengin olduğundan; biraz da, seç beğen, iste gelsin durumu olmuşlar sanki..Edebsiz sınıf bu:)

Lakin her çiçeği de pek merak ederlermiş..Her çiçeğin balı tatlı olmadığı gibi, birde akıl ve kalbe zehir sokanları ise ayırmak er kişi harcıymış…Olumsuz olanları yazmayız tabii..Kişileri de..Sadece “öz”leri yazmaya çalışacağım..

Masallarımda;hayallerimi, okuyup gözlemlediklerimi,kendimin ve başkalarının dedikodusunu yazdığımdan, kimse üzerine alınsın istemediğim için; buradan geçen yol göstericilerinin, aklımda kalan sözlerinden yazmak isterim ki, faydalı olsun..Yoksa yol kesenlerin,senelerce süründürerek oku -oku bir şey anlatamayanları(okumaktan maksat, yaşamaktır çünkü)-hizmet hizmet, hani himmet olamayanları yazmak istemem..

Bu yolun gerçek rehberleri gönül eridirler ve sorumluluğunu aldıkları kişiyi asla yolda bırakmazlarmış..VADEDİLEN İSE”YOL DA BULUNA GÖR ALIRLAR SENİ” İMİŞ..İşte bende, bu kişilerin sözlerinden bir buket yazmak istiyorum..Hakikat bakidir, batıl ise daima yokluğa mahkumdur …Hak erenleri yetersiz olduklarında “bilmiyorum” demekten hiç utanmazlar…”Bilmemek” gidilmek istenen hedeftir aslında:)bir erdemdir..Gerçekte, hakikati bilemeyenler daima “bilmiyorum” yerine belden aşağı vururlar mesela..Aşk ı olmayana tasavvufta “hayvan” derlermiş haniii..Biz ilmini aşkla bağlamışlardan söz edeceğiz bu masal da, izninizle..

İlk evvela bizim gibi cahillere senelerdir emek veren hepsi birbirinden değerli-kıymetli hocalarımızın tümüne saygı ile selam vermek istiyorum..Biliyorum ki aslında iyi-kötü yoktur..O anda, gelen giden her şey içinde bulunduğumuz hal için öğreticidir ve gereklidir.Ama kurallar ve yaşam şartları-ŞERİAT=SÜNNETULLAH kadar geçerli kural da, ne yazık ki yoktur..

ders notları:

*Dolar alırken sahtemi-gerçek mi diye bakıyorsunuz ya,işte mürşide de sahtemi gerçek mi bakmanız lazım..

*Salik kendisine rehber seçtiği kişiye, mürşidlik icazetnamesini sorabilirmiş ve mürşid bunu göstermek zorundaymış..Bu icazetnameleri de herkes anlayamazmış tabii..Sahtemi -gerçek mi ehli bilirmiş..Bazen yeterli adam yetişmediğinde bile mürşid edilenler varmış..Rehberi onun icazetnamesinde bunu öyle bir kusurla yazarmış ki, sadece ehli anlarmış yine…O yüzden tasavvuf ehli çok AKİL olmalıymış ve çok ilim sahibi..OKUmak lazım her şeyi ama işe yarayacak ER KİŞİ yi tabii..


*Tasavvuf ehli AKİL ve nüktedan olurlarmış..Hazır cevaplarmış..Zaten makam ve hal ehli ise adamı kitap gibi okur-yazar dürer –isterse bir nazarla bile düzeltebilirmiş..Gerçek tasavvuf ehlinde; bu çocuk, şunları gözlemliyormuş..Asla kibir yok..Toprak gibiler..TALEBE CEVAB VERİYORLAR..NE TALEB EDİYORSAN ANCAK ONU ALABİLİYORSUN. Asla dedikodu yapmıyorlar…Kimse hakkında ileri geri konuşmak yok..Kimsenin aile huzuruna,iç meselelerine,özel hayatına burnunu sokmuyorlar..Özelle alakalı hiçbir şey sormuyorlar..Anlatırsanız dinliyorlar ama asla ne oldu ne bitti sorulmuyor..Şikayet sevmiyorlar..Günahları bilen ve affedeci olan Allah diyorlar..DAİMA MÜJDECİLER....Ve bildikleri halde hep susuyorlar..Nasıl susuyorlar hep şaşılacak şey.. Ben minicik bir şey bildiğimi sansam;” ben biliyorum, ben söyleyeceğim.. ben, ben diye zıp zıplarmışım mesela..:)”Genelde tasavvufla ilgilenen kişiler soru sormazlarmış.. Biliyor gözükmek için sormayanlar olduğu gibi, gerçekten bilmediğinden soramayanlar ise daha çokmuş..Çünkü, gerçekte, soru soran az çok cevabı zaten bilirmiş..Onun derdi onaylanmak olduğu gibi gizli kibirmiş de…İşte tasavvufta bu bilindiğinden,yani nefsinden dolayı soru sorduğundan, edeben sorulmaması istenirmiş..Çünkü o soruya cevap, sohbetten zaten gelirmiş..Ve hakikatte anlatandan bile çok bilen,DİNLEYEN ehli de susarmış..O sadece had aşıldığında tek cümle ile işi bitirir, hadsize haddini bildirirmiş..Ve gene derin derin susarmış..Yada hiç konuşmaz, bir nazarla konuşanı susturur, ortamı darmadağınık edermiş…

*Ehl-i Tasarruf-u tasavvufun hemen hepsi güzel sesli olup, musikide derin ilim sahipleri oluyorlarmış..Pek çok sanatta da mahir oluyorlarmış..Hemen hepsinin bir el sanatında usta olduğu bilinen gerçekmiş..Ama hiç biri bunu açıkça söylemezmiş..Gizli ilimlere de vakıflarmış , bu hiç konuşulmazmış zaten…Sohbete başladıklarında kimse konuşamazmış..inanılmaz cazibeleri varmış..Onların girdiği yer güneş girmiş gibi olurmuş..Azamet-i Hüda tecellisi yani…Kadına karşı derin, büyük bir hürmet varmış onlarda..Bu alışık olmadık kadın hürmeti günümüzde pek yadırganırmış..Küçücük kız çocuklarına bile, ayağa kalkıp tazim gösteren mana padişahları varmış.(.oysa bugün kadın,genele bakınca, İslam olduğunu sanan erkeklerin elinde, sadece ucuz-HOR bir mal mış..)


*İnanılmaz sır sahipleriymişler aynı vakitte..Kimsenin ayıbını asla yüzüne vurmazlar, küçük düşürmezlermiş..Çocukla çocuk ,büyükle büyük olunurmuş.Hatta çekingen ve kusurlular daha şefkatle kucaklanılır, extra yakınlık gösterilirmiş.En yukarıdaki, en aşağıdakine tenezzül edermiş..Gerçek İNSAN-I KAMİL =BEŞİR=MÜJDELEYEN BİR PEYGAMBERİN VARİSİ olduğundan asla korkutmazmış..Korkutamazmış..Çünkü müjdelenmiş bir Muhammedi ümmete; cehennemi anlatan ,korkutan ,gözdağı veren,ezen ayetler okunmazmış Ehl-i Tasarrufça..Tasavvuf korkutmak için değil Muhammedi muhabbeti aşılamak için var olan bir sistemmiş..Aşk ın yolu tasavvuftan geçermiş..Onlar sadece vermekle-sevmekle-merhametle-gönülleri tarumar olanların gönüllerini tamir etmekle yükümlüymüşler..Bu da en ağır vazife imiş, anlayan için tabii..Anlamayana, kaskatı bir ilimmiş..Bunlar hiçbir şey yapmıyorlar, sadece aynı kelimelerle ömür tüketerek konuşuyorlar dedirtirlermiş bilerek..Oysa ki, İnsan-ı Kamiller öyle bir sohbet ederlermiş ki,öyle cümleler kurarlarmış ki, oradaki herkes kendi cevabını bu cümlelerden alırmış..Marifet, kalbi uyanık tutmakta..Gönlü kayık olan ,ondan bundan- bu modaya da uyayım diyen için değilmiş gerçek tasavvuf..Sadakat, istenen tek sermaye imiş..Yola sadık olmak..Ne istediğini bilecekmişsin bir kere..Modamı,çevre için mi,cennet için mi,ilim mi, aşk mı yada başka bir şey mi?

*Mesela mutmaine mertebesine dek= yani cennet garanti:) mertebesine dek her Müslüman tek başına BU ALLAH YOLUNDA gidebilirmiş, hem de mürşidsiz..Bunu hakiki Ehl-i Makam-ı İrşad sahibinden yazıyorum,kendimden değil;günün müjdesiydi:)……..Daha sonrası ise zevkmiş..Yani ben daha ileri dereceleri istiyorum diyen içinmiş..Allah bize kabirlerimizde:” senin mürşidin kim,meşrebin ne?” diye sormayacakmış çünkü..Bu aynı bir okulu bitirip, yetmeyip, daha üst makamları istemek gibi bir şeymiş….Terk ehline karışıp, zevk ehline de karışmak isteyenler için yani..Yunus misali……..

*Uzak doğu tasavvufu ile ancak ”fenafillah a yani hiçliğe” dek gidilebilirmiş..Oysa müminler, fena için değil,” beka” için yaratılmışlar..Başlangıçta EHAD varmış..Allah sonra SAMEDİYET dilemiş..Yani Allah’ta, Allah’lı ,Allah’ la olmak için…Huzuru Allah olan,ailesi Allah olanlar için…..Bunu anlayabilirmisin?

*Gerçek mana erenleri ne İNSANLARIN DIŞ ETKİLERİNE; ne sigaraya takılırlarmış, ne kılık kıyafete, ne de insanların memleketine,ne burcuna,ne ırkına,ne balçığa bulanmış olmasına,ne makam ve mevkiine.onlar kişide ki cevheri ,çöplükte bile olsa bilir- bulur ve işlerlermiş….Tasavvufta mürşidin işi “kişideki kabiliyeti en doğru biçimde işlemekmiş”..Sanat, ALLAH ın sanatı..O sanatı Allah’ın iradesine sevk etmek marifetmiş..Kabiliyetler kolay kazanılmayan lütuflardır ve lütuf çerçöp edilemezmiş..Mesela,tasavvufla alakalı kişiler de farklı mizaçlara sahipmiş..Bazısı etrafında içkiye ses çıkartmazken, sigaraya şiddetle tepki verirmiş?..Haramdaki hükmü dereceye bakmadan bu tepkiye hayret edilirmiş tabii ki..Biz ehli olmadığımız için sadece olayları izler ve bunun dedikodusunu yaparız ve bildiğimiz gibi yaşarız..Kalpleri bilen sadece Allah’tır çünkü..Bu sınıfta da sigara içenler ve içmeyenler arasında sık sık eğlenceli muhabbetler yapılırmış..(hocalarda bu muhabbete katılınca çok neşeli olurmuş..Geçen Elmalı Hamdi Yazır’ın mealini hazırlarken ki sigara hikayesi anlatılmış..Oda da, dumandan göz gözü görmezken talebesi:”Efendim, melekler gelmeyecek demiş..Muhteşem Yazır Efendi:”Evladım bizim melekler sigaraya alıştı, sen merak etme demiş:)

*Tasavvuf ehli bu kişiler herkesin yanında öyle pek de konuşmazlarmış..Mertebe mertebe kişiye göre sohbet ederlermiş..Çünkü tasavvufun özü edeb-i ala edeb olduğundan edebin olmadığı yerde bir tanesine tek kelime ettiremezmişsiniz..Naz ehli yani…Kur’an, Ahlak-ı Muhammediye olduğundan,Kur’an bahsi olduğunda asla edebsizlik edilmezmiş…Mesela; Cebrail’in bir adı da “Namus-u Ekber” demek ya hani..Bu “Namus-u Ekber” in anlamını tefekkür etmek lazımmış derin derin..Hani diyorlarmış ya hani:kendin den kendine okudu diye..Evet doğru, ama bir de Cebrail var..Ve adı Namus-u Ekber…Allah bunu boşuna mı anlatmış ve sergilemiş..Evet şah damarımdan daha yakın …Ama illa edeble gel demiş değil mi?

İşte Ehli Tasavvuf-u Tasarruf dermiş ki:İmanın şartı 6 dır..7. si haddini bilmektir..8. si haddini bilmeyen haddini bildirmektir ….

*Yaratılmış her şey Hakikat-i Muhammedi nurundan olduğu için ve Adem (a.s) da İLK ESMALARI ALLAH’tan tahsil ettiği için ilk Mürşid Allah- ilk Mürid de Adem( a.s) mış..Ve Adem ilk Mümin miş..(Mürşid-Mürid-Mümin Allah ın esmalarındanmış..Müminler ancak Rahimiyete kavuşacaklarmış..Rahman zahirmiş ve herkes içinmiş....Ama Rahimiyet sadece Mümin’lereymiş..)Allahın indinde tek din varmış o da İSLAM mış..Ve ilk Adem peygamber de tabii ki Mümin miş..Hz. Muhammed(s.a.v) yeni bir din getirmemiş ki..Allah bir- din de birmiş..Ve o Adem(a.s) ilkel biri değilmiş.. 99 veya 100 Suhufluk(sahife) bir kitap ehli peygambermiş..Yani henüz maymun olmadan evvel ….Hava ve toprak şartları duruma göre tabiî ki her şeyi etkilermiş ama Allah ın eşrefi mahlukat olarak yarattığı insanın atası Adem (a.s) miş ve onun da atası Hz. Ahmed..


Bir de bu masalçocuğu mana erlerinde, erkek olsun hanım olsun gözlemlediği bir şeyi yazmak istiyormuş..Bu kişiler, gençliklerine hiç benzemiyorlarmış yaş aldıklarında, nedense..Muhakkak sevdikleri rehberleri ile aynileşiyorlarmış ve inanılmaz güzelleşiyorlarmış..Kimse onların genç ve güzel hallerine bakmak istemezmiş bu halini görünce mesela…Nur içinde –cazip bir güneş gibiymişler..Hepsinin gözlerinde inanılmaz bir huzur-güven- zeka ve muziplik ışıldarmış..Sanki çocuk ama ruh çocuk…Sanki ışık ama nur ışık..Allah onların üzerinde öyle tasarruf edermiş ki, herkesin için de apaydınlık dursalar bile ; haram olduklarına asla fark edilmezlermiş..Öyle silik ,öyle perdeli,öyle sıradan olurlarmış..Tabi ki onlar kendi gibi olanları hemen bulurlarmış..

Üstlerine çok gelindiğinde ,keramet ve mana hırsızlarını gördüklerinde onların kendilerini kilitledikleri sigaralarını yakarlarmış,yada onların zanlarına ters gelen bir şey sergilerlermiş..Bu kolay ve eğlenceli bir şeymiş onlar için..Ve onlar AliCemgiz oyunda üstadlarmış..

Sanırım şimdilik bu kadar yeter …Başka bir bölüme geçelim istiyorum…

Bu masalı ithaf etiğim hem döl-hem yol babam ve terzi Osman amcaya muhabbetle…….
Haybabam sınıfı o geceki dersi de büyük bir keyifle dinlemiş eve dönüyorlarmış..Terzi Amca demiş ki kırmızı başlıklı çocuğa(bu ismi, çocuğa veren ilk kişiymiş o):”Madem sen babana geldin;bu gece, bende, size geleyim..Bu gecenin şerefine sabaha dek şarap içelim olur mu.?”Tamam demiş çocuk, bu yolculara yol gösterene...”İçelim” demişler çocukların hepsi, “şarap içelim..

”Haybabam şu sıra rahatsız olduğundan evden pek çıkamamaktaymış..Oskar ödüllü, Antartika’da çeklilmiş “Kral Penguenin Yolculuğu “belgeseline sarmış..Her gün aynı belgeseli izliyor hatta gelenler, ne mevki ve ne halde olursa fark etmiyor, tüm misafirlerle tekrar izliyormuş..

Çocuk demiş Haybabam’a:Hakikat-i Muhammedi nedir?”Bak” demiş babaerenler: Baba penguen ayaklarının üzerinde 4 ay boyunca taşıdığı yumurtadan doğmak üzere olan bebeğine bakıyormuş..”İşte Hakikat-i Muhammedi bu “…bakmışlar:)Sadece bakmışlar tabiiii..Çocuk internette çıkmış olan bir Harabi şiirini okumuş..Herkesi uyarmış evveli.”Kimse kalbini bozmayacak”..Babasından da sonra anlatmasını istemiş…Büyük bir zevkle, neredeyse yaşayarak Harabi’yi okumuş…Babası anlatmış…Çocuk kendisinde “Muhammediyeti açığa çıkartabilenler” için soru sormuş.. Babası anlatmış.. “ İlla edeb, edebsiz olmaz…”.Ve demiş:Eğer insan Allah’tan gafil olursa hayvan olur…Özetle bu…Gönül ..Mesela güneş gibi demiş..Güneşte, girme -çıkma olmadan nasıl her yeri ısıtıyor ve aydınlatıyorsa işte öyle..Bu Hakikat-i Muhammedi’dir..Gönül….İsim ve sıfatların bittiği yerde başlar.. Hakikat-i Muhammedii…En ufak bir iyilik yapan kıyametinde karşısında bulur..Zerre kadar kötülük edende, tak, karşısında bulur ,aynı bu CD gibi ..İşte bu penguenler gibi demiş:)

Çocuk babasına Arabi hz.lerinin yazdığı,” hayvan makamından” sormuş..Hz. Ali’nin, hiç belgesel izlemeden:) hayvanları nasıl öyle derin tefekkür ettiği ile bağlamış..Babası onaylamış..En büyük ibadetin tefekkür olduğunu anlatmış..Aslında Arabi hz.lerinin de “hayvan makamında” bunu anlattığını söylemiş..

Çocuklar Terzi amcaya dönmüşler..

O’nun adı Osman’mış..Rehberi ise; O’na, Ali Talib ismini vermiş.Bu ismi daha çok seviyormuş..Osman Amca “bir uşşaki dervişi “imiş yani “aşk ehli”..Yeşil gözleri derin bir umman gibi acı ve hazla parlarmış..İnanılmaz zeki ,aşkın aşırı şeddeli taşkınlığıyla bazen sarhoş ve nüktedanmış..Ama onu çok nadirinde naidiri kişi ancak anlayabilirmiş..Gözlerindeki derin acı belkide bu yüzdenmiş..Dostlarını gördüğündeki o haz parıltısı ise, cenneti=MuhammediAli muhabbeti yaşayacağı dostlarla şarap içeceğini bilmektenmiş..O, herkesi mutlu edermiş..Kimi görse şöyle dermiş :

”Seni gördüğüm için çok mutluyum..Allah senin için bu alemi yarattı.. Bende işte bu yüzden seni çok seviyorum..Sende kendimi gördüğüm için seni seviyorum. Sanma ki seni seviyorum, ben ,bana aşıkım bana..Bende ki Hakikat-i Muhammediye ye aşıkım “dermiş.İçilen şarap sek olduğu için, sabaha dek süren bu mey faslından yansıyanları aşağıda okuyalım….

OSMAN AMCA’NIN DEM’İNDEN DEMLENENLER:)
*Biz bu aleme kemali tahsil,cemali müşahedeye geldik(hz. Mevlana )Cemal ortaya çıkacak,biz müşahede edecek değiliz.Biz kemali bulduğumuz zaman, cemalin zaten ortada olduğunu göreceğiz…

*Dünyada güzele gitmesi gereken tek şey var..O’ da senin idrakinin Muhammedileşmesi…

Ey nutfe iken Ahsen-i takvim olan insan..
Bil kadrini bil,suret-i insan ele girmez….

Bir nefesini verme hevaya,
Sağlık gibi bir sübhan ele girmez..
(Osman kemali)

*Sende bir güzellik varsa,bu bizim güzelliğimizdir..Paylaşarak çoğaltmamız lazımdır…

*Kişi dünyanın neresine giderse gitsin benzer benzeri çeker hükmüyle yaşar asla kaçamaz..hırsızlar hırsızları-ayyaşlar ayyaşları-Allah dostları Allah dostlarını-iyiler iyileri,kötüler kötüleri bilir ve bulurlar..

*Dünya çok güzel-sen çok güzelsin.çünkü dünya “levlake levlak” kelimesinin açılımıdır…Yani Cenab-ı Muhammed tafsilatı ve tedrisatı dır.. Ve al-i ve ehl-i beyt-i dir..


*İsimlerin en güzeli bir bakıma Fatıma-i Zehra’dır.

*Ben önce efendimi gördüm ve onu çok sevdim..Sonra o mücella aynasında kendi özümü ,yani Muhammed denizinin, bendeki zuhuru olan, damlacığı sevmişim..Hatta damlacıklığı bile değil….O damlanın buharlaşma ve oradan kalan rutubeti…..Damla bile değil..İşte O’ nu sevmişim..Yani herkes bunu seviyor..Herkes onu sevdim,bunu sevdim sanıyor….

*Senden gören o,yürüyen,konuşan,işiten o..Sen ne zaman kadrini bileceksin..Kendini kadirleyeceksin?Kendi kadrini bilmek demek?Allah’ı ,Muhammedi hakkı ile bilmeye başlamak demektir…

*Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme
Nazar ettim özüme, Ali göründü gözüme

*Allah ı bilenin gamı olmazmış…

*Ben hiçbir şey im..ben insan olmak için çabalıyorum…

*Bütün mesele anı yaşamakta;geçmişi-geleceği bir tarafa koymaktadır.. Geçmişten -ahretten bahsetmek bir bakıma maleyanidir..Muhabbette, Muhammed’den bahsetmek asıl dır..

*Muhammedi atmosfere dahil olmak önemlidir..Bu ne demek biliyormusun?Çocuğunu,eşini,aileni,çevrendeki herkesi;onlar seni nasıl görürülerse görsünler ,senin onları Muhammed’den ayrı görmemen demektir..Birey kendi varlığının, onun varlığından gayri bir şey olmadığını bilecek..
*”Sen seni bil sen seni”bilmek demek ;muhatabının Hak’tan gayri olmadığını bilmek demektir..
Hadi Baba Huuu:)

27 Mart 2009 Cuma

DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE VAR MIYIM?






























Düşünüyorum Öyleyse Var mıyım?

Madem ki senin ölümün bir kere vaki olacaktır..
Bir kere ölüver vesselam! bu ne miskinliktir
Biraz kandan ve pislikten ve biraz damar ve deriden ibaretsin
Farzet ki bütün bu murdarlıklar hiç yokmuş
Bu ne gam yemek ve kaygulanmaktır.
Ömer Hayyam
Düşünüyorum Öyleyse Var mıyım?
Bugün kendime eğildim
ve kendimi düşündüm;
Kimim ben ve neyim?
İşin içinden çıkamadım,
kendimi evirip çevirdim
ve karşıma geçip baktım,
kimim ben ya huuu kim?..


Anlayamadım ne, neden, niçin?
Uzandım göğe sereserpe yattım
ve döndürdüm bir topaç gibi kendimi,
her boyuttan baktım,
bu kim ya huuuu kim?
Ve fırlatıp attım uzaya, sonra da yerin dibine soktum;
bak her zerrem yine ben ya huuuuu..
Kendimden korkuyorum,
kendimin gücünden korkuyorum,
kendimden kaçmak istiyorum..
Peki ben kimim ya huu?
Aradığım ne benim?
Ya da düşündüğüm nedir?
Madem ki ben varım….
Düşünerek bulduğum;
neden “hiç birşey” olduğum?
Eğer hiçbir şeysem nasıl düşünürüm?
Düşünüyorsam ben var mıyım be ya huu?
Ya da bulduğum hiç varolmadığımsa,
bunu düşünen kim be ya huuu?
İçimdeki bu muazzam güç,
beni korkutup duran,
kullanılmayı bekleyen,
kapısı mühürlü olan
o güç, peki kim be ya huuu?
Yumurtanın içi dolu tavuk,
ah o yumurta canlı ve yamuk,
karanlığın içinde ışık ve umut,
benim yediğim de yumurta ve umut..
Söyle, hala yumurtanın içindeyim..
Ben mi yumurtayım yumurta mı ben, be yahuuu?
Yumurta tek, damlalar sonsuz nokta,
her biri sağa ve sola dönmekte..
Söyle hangi yöne dönen kazanır be yahuu?
Ya da söyleme, biliyorum ki işe yaramaz..
Onların haberi yok ki varlıktan be ya huu,
sadece döner aşk ile onlar, sadece sema ederler noktalar..
Uzanıp dokunamazsın kendine,
kendine neden bu kadar uzaksın be yahuuuu?
Sen her şeysin herşey sende,
peki neden başkasına bakıyorum hala ben yahuu?
İçime dönüyorum,
ne çok ses var içimde,
hepsi bir telden benim, ben diyor be yahuu..
Sessizliğimde ses veren kim, o sessiz ses kim be yahuu?
Dokunmak istediğim ama dokunamadığım,
ruhum aşkım nerdesin be ya huuuuu?
Kendimden kaçıyorum,
kendimden korkuyorum….
Gidecek başka bir yerim mi var be ya huuuu?
Sığınıyorum yine sana,
geldiğim yere dönüyorum..
En sevdiğim yer
semadaki derya imiş,
her şeylerden kaçtığım da
titreyen ve ürperen hislerle -gözyaşlarıyla döndüğüm
sıla-i rahim, yuvam dairem-hiçliğimmiş..
Ne bellliyim orada ne de kimse bilir beni..
Ahh ahhhhh dön, dön, dönnn
aşk ile dönn, ne huzur dönn, dönnn dur.
Zerrelerin arasına dal ve sadece dönnn..
………
Sen perdesin yırtmak istediğin perde kim be yahuu?
Kapat perdeleri seyr olsun,
yırttığında perdeni sema mı kalır be yahuuu?
Nur Cihan




16 Mart 2009 Pazartesi

SEVDİRİLEN KADIN'DA SEYR ETMEK



















GAVS-İ AZAM’IN BİR KASİDESİ

Dostum bana şeref ehli şarabından içirdi,
Beni sarhoş etti de vecdim üzere kendimi kaybettim.

Beni,efendimin kab-i kavseyn’inde oturttu,
Haslık minberi üzerinde en güzel oturuşla.

Bika huzurunda kutuplarla beraber hazır oldum,
Bir ara onlardan gaib olup yalnız müşahedeye koyuldum.

Aşıklar ancak benim artığımı içtiler,
Kasemde arta kalanı benden sonra içtiler.

Eğer benim içtiğimi içselerdi,yüce hazretin
Katında varılacak yerimin safiyetini görürlerdi.

Henüz o şarabı içmeden sarhoş olarak akşamladılar,
Onun sademesinden de hayretler içinde kalıp gecelediler.

Ben dünyada bir ay’ım,başkaları ise yıldızlar,
Her yiğit işte bu kulu sever de sever……

Benim denizim baştanbaşa bütün denizleri kuşatmıştır,
İlmim ise benden önceki şeylerle sonraki şeyleri içine almıştır!

Sırrım diğer sırlar arasında na’ra atar,
Ra’d meleğinin ufukta bulutlara na’ra attırdığı gibi.

Ey beni medheden kimse,istediğini söyle korkma!
Sana dünyada da ahirette de emniyet vardır.

İzzet ve kurbetle zevk almak istiyorsan,
Beni sevmeğe devam et ve ahdimi muhafaza edip bozma!..

Hz. Abdülkadir Geylani (Füyüzat-ı Rabbaniye)
********************

Sevgili Pirdeşim, Muhabbedim, Tüm Kalbimle…………


Ruh’ların deryasında, Seyr varmış
Seyreden, Muhabbeti Salat-ı, Kabe’de seyredermiş
Bir Leyla, aydınlık Vechini güldürmüş
Ve bir Leyla daha, Vechini gülerek suretlendirmiş
İki Leyla’nın arasında bir Ay yüzlü Mecnun

Bak yıkılan –toz olup savrulan o toprak heykel
hep Ben-i Adem’inmiş..

(ruhum latife yazmış)
*****************


ZITLARIN TOPLANMASI

İnsan sureti cem(toplanma) yeridir(bk.s.114)..O ,biri zahir biri batın iki ayrı ikiliği cem eder.Batıni ikilik,suretin içinde mevcuttur ve esas itibari ile kişinin kendi hakkında sahip olduğu görüştür.Zahiri ikilik ise suretler arasında bulunur;bu,kişinin başka bir surette yansıtılmış olarak kendisi hakkında sahip olduğu görüştür..

Batıni ikilikte erkek ve kadın aynıdır..Suretin manası farklılık arz etmez:Ruh’un ve nefsin dişil ve eril ilkeleri,her ikisinde de zahiri surete bakmaksızın mevcuttur.Kabiliyet ve istidada dayanan farklar,ferdler arasındadır..

Zahiri ikilik erkek ve kadının fiziksel suretlerinden oluşur..Manevi yeniden bütünleşmede fiziksel suretlerin rolüne dair Rumi şöyle der;”Fiziki suret,büyük önemi haizdir;suretin ve özün birlikteliği olmadan hiçbir şey yapılamaz.Kabuğu soyulmuş bir tohumu ekebilirsin,ama yeşermeyecektir.Kabuğuyla göm ki büyük ağaç olsun.Bu nokta-i nazardan beden,İlahi meramın tahakkuku için asıl ve zorunludur..”(Mesnevi)

Böylece,zıtların cemini başarmak ancak suretler yoluyla olur.Kadının sureti en yüksek özü ihtiva eder ve bu yüzden İbn Arabi şöyle der:”Kadın, dünyevi güzelliğin en yüksek biçimidir,fakat dünyevi güzellik,İlahi Sıfatların bir tezahürü ve yansıması olmadıkça bir hiçtir..”Manevi dönüşün başarılması,bu dişil suretin sembolik manasını idrak ile olur..İbn Arabi devam eder;”Bil ki Hakk Teala somut bir varlıktan bağımsız olarak müşahede edilemez ve bir insan suretinde,başka bir biçimden çok daha mükemmel olarak ve kadında da erkekte olduğundan daha mükemmel olarak tecelli eder.”(Fusus,Muhammed Fassı)

Kişinin, Allah’ı onlarla müşahede ettiği somut suretlerin yaratılışı,sanatın mevcudiyetinin esas sebebidir.Sanatkar tarafından yaratılan suretteki malzeme ve yaratma sürecinin kendisi,dişil ilkenin yüzleridir.Eser orataya koyan iki rol oynamalıdır:Tasavvur edilen fikrin pasif alıcısı olmak ve doğmak üzere olana doğru aktif bir alıcı olmak.

Hem aktif, hem de alıcı olan kadın hakkında İbn Arabi,şu hususu da ortaya koyar;Allah bir kadın vasıtasıyla çok daha mükemmel olarak müşahede edilir(s.79).Evvela erkek,iki dişil ilke arasında var olur.Kur’an şöyle der:”Ey insanlar sizi tek bir nefisten (Hz. Adem)yaratan ,ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de bir çok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden korkup sakının.”(Nisa,1) Müfessirler,bu ayete istinaden şöyle derler:”Adem’in karısı dişiydi,fakat kendisinden Adem’in doğduğu ilk nefis de dişiydi.”(T.İzutsu’dan).Yani Hz. Adem iki dişi ilke arasında var oldu;kendisinden doğduğu nefis ve ondan doğan nefis..

ikinci olarak Allah ya Aracı/aktif(şiirde Aşık olarak ifade edilir)veçhesinde ya da Alıcı/pasif (şiirde Maşuk olarak ifade edilir)veçhesinde veya her ikisinde birden müşahede edilir(s.103).Böylece bir erkek Allah’ı kendi suretinde müşahede ettiğinde dişil nefsin eril Ruh’tan doğduğunu görür;bu Allah’ın aktif veçhede müşahede edilmesidir.Öteki türlü Allah’ı pasif vechesinde de müşahede edebilir,çünkü bir yaratık olarak kendi sureti Allah’a nisbetle mutlak pasiftir..Fakat bir erkek,Allah’ı bir kadının dış sureti vasıtasıyla müşahede ettiğinde veya onun iç sureti üzerine düşünme durumunda müşahede ettiğinde bu veçhelerin ikisini de eşzamanlı olarak müşahede eder..İbn Arabi bu süreci şöyle tarif eder:

”Erkeğin dişil ilkesi(nefsi)üzerinde tam kontrol icra ettiği için,kadın suretinde tecelli eden Hakk,aktif aracıdır.Bu,erkeğin,bir kadında tecelli etmiş olarak Allah’a muti ve adanmış hale gelmesine sebeb olur.Hakk,ayrıca pasif alıcıdır,çünkü bir kadın suretinde görünmesinden dolayı erkeğin kontrolü altındır ve onun emirlerinin subjesidir.Bu yüzden Allah’ı kadında müşahede etmek her iki vecheyi de eşzamanlı olarak görmektir ve böyle bir rüyet,o’nu kendini izhar ettiği bütün suretlerde görmekten daha mükemmeldir.Bu yüzden kadın yaratıcıdır,yaratık değildir.çünkü her iki nitelik de (aktif ve pasif) Yaratan’ın Zat’ına aittir ve her ikisi de kadında tezahür eder.”(R.Nicholson,mesnevi)*

(*”Kadın yaratıcıdır,yaratık değildir” ifadesi Mevlana’ya aittir.Bunun dışındaki cümleler,Nicolson tarafından İbn Arabi’nin Fusus’undan aktarılmıştır.)

Aktif ve pasif esas olarak aynıdır ve kişinin uyanmak ve yolculuğa başlamak istidadı,her ikisine de bağlıdır.İstidat,varlıkta mündemiç olan imkanları idrak etme kabiliyetidir.İdrak etmek için alıcı olmaktır.Bu alıcılık tam pasiflik değil daha çok “alma gücü”dür.İbn Arabi şöyle devam eder:

”İki nitelik arasında hiçbir ayırım yoktur,çünkü alma gücü olan alıcılık,eyleme gücüne mükemmel eşittir,evvelkisi ikincinin hiçbir şekilde aşağısında değildir.”(Fusus)

Bunlar ceme dahil olan tamamlayıcı parçalardır.Zanaatkar,çamurunun dönüşümündeki imkanları fiilen kavrıyor olduğunda malzeme alıcı kalır;ancak,çamur zanaatkarın faaliyetini belirler.

Daire benzetmesine dönersek;çember dış surettir ki eril ya da dişi olabilir..Her iki durumdan birinde merkeze ulaşma “süreci”(yarıçap),bütün nesnelerin içindeki dişil ilkeyi teşkil eder;bu nefistir,harekettir,aşktır.Merkezin kendisi Ruh’tur,akıldır,logos’tur ve bütün nesnelerin içinde potansiyel güç halinde mevcut olan ve sadece cem yeri olan insan suretinde fiile çıkarılan dişil ilkedir..

Bu şekilde, aktif olan, dişil ilke nefistir ve eril ilke Ruh onun içinde yatar,Bakire Meryem’in içinde yatan İsa (a.s )gibi..Zarf,ilk olarak manevi uygulamalar yoluyla almaya hazır kılındığında ve idrak edilen imkanlar(istidatlar,içteki arkelipler)geliştiğinde ve büyüdüğünde dönüşüm vuku bulur.Doğum sancılarına katlandıkdan sonra içteki Meryem,Ruh’u doğurur(s.92).Süreç,dişil ilkedir;ilk doğan ise erildir.İşte bu yüzden manevi dönüşümde yeniden doğuşa sadece eril ilke doğabilir., çünkü dişil ilke sürecin kendisidir.Ruh doğrultusunda,bu ilke Fatıma(s.93)olarak kalır;bu,yeniden doğan ruhun içindeki bir potansiyel güç halindeki yaratıcı dişi,Hz. Peygamber’in kızıdır..

Lale BAHTİYAR-“SUFİ/Tasavvufi arayışın dışavurumu kitabından alıntıdır..”


16. Mart. 2009 // Nur Cihan ...

nuralem7@hotmail.com

9 Mart 2009 Pazartesi

AŞAĞI İNİYORUZ MASALI




















Her ki o erzân hared erzân dehed
Gevherî tıflî be-kurs-ı nân dehed

Her şeyin değeri ödenen bedel kadardır. Atadan dededen kalan, yolda belde bulunan şeyin değeri olmaz. Zira bir şeyi ucuza alan ucuza verir. Cahil çocuk yolda bulduğu incinin kıymetini ne bilsin. Bu yüzden bir hazine değerindeki o inciyi gider de bir somun ekmeğe değişir. İncinin kıymetini denizin dibine dalan dalgıça, ya da inci satıcısına sor sen.
Aslında o çocuk sensin; inci de ata mirası olan dinin. Sen o hazineyi beşiğinde hazır buldun, sahip olduğun şeyin farkında olmayışın bundan.

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)


AŞAĞIYA İNİYORUZ MASALI


BİR VAR mışş… BİR YOK muşşş….masalın çocuğu var mış..
çocuk Kabe sine gitmeye karar vermiş..hava yağmurlu ve soğukmuş..çocuk şemsiye açmamış ve çokkk üşümek-ıslanabilmek istemiş…

süt (ilim-ruh) ve kedi (nefs) hasbihali

sokak kediciği, kutsal kadeh e-billur kasedeki süt e bakıyormuş:)
süt:”sen, hiç söz dinlemiyorsun kedicik “demiş..kedi:” dinliyorum”…
süt:”hayır, hiç söz dinlemiyorsun” demiş..”dinliyorum” demiş, kedicik yine..
”söz dinlesen, her şey daha kolay olacak, bir bilsen “demiş, süt..
ve hiç konuşmuyormuş kedicik..sadece bir yudumcuk süt e bakıyormuş…
çünkü, süt; kedinin düşüncelerini biliyormuş..
süt:”şeriate uymuyor,düşündüğünü yapamazsın..şeriate uymak zorundasın..”demiş…
kedicik her cümlesinin yalan olduğunu bile bile; sadece sütle hasbihal edebilmek için, zevkli bir oyun-sohbete girişmiş..

kedicik bilerek yalan söylüyor..süt ise doğrusunu ona sevgiyle öğretiyormuş..
”sevgili süt biz ikimiz aynıyız ama..istiyorum..”
”hayır “demiş süt gülerek:”aynı değiliz..Allah bir yarattığını bir daha yaratmaz” kedicik gülerek:” ruhlarımız aynı ama” demiş..
süt yine sakince gülerek:”hayır ruhlarımız da farklı..herkesin kendi ruhu var ..”
kedicik:”ruhum istiyor ama “demiş çok masum ve mahsun..
süt gülerek:”ruhum dedin, bak, benlik var.. senin ruhun değil ki o..”
”tamam” demiş kedicik:” ruh, istiyor o zaman..”
süt keyifle:” ruh; o, senin istediğini istemez ki.. nefsinle istiyorsun, o istediğini,” demiş..ve eklemiş..
”senin dediğin; o, her şeyin birliği, nefhayı ilahi de, o başka bir mana..”
kedicik :”evet, nefsimden ama ben yeniyim, biliyorsunuz…”ve nefhayı ilahi ile alakalı bir şeyler söylemiş….süt ona şefkatle bakmış..
süt:”işte sen yenisin diye, bunca iltimaslı davranıyorum ya”, demiş..
kedicik süte bakmış..bakmışşş….onunla asla boy ölçüşemeyeceğini bilerek susmuş..
süt kedisi istediğini yapmış mı bilmiyoruz..kedi susmuş..süt susmuş..o yüzden bizde susuyoruz…:)

************************
çocuk Mana Padişah’ına yüz sürmüş..artık konuşmayacaklarmış sanki..belki sadece bakışacaklarmış..konuşulacak hiçbir şey yokmuş belki de..çocuğun soruları yokmuş..hiç durmadan soru sorabilen çocuk, artık soru sormak istemiyormuş bile…sadece Padişah’ı seyretmek istiyormuş ve ağlamak..

çocuk, Padişah’a; O’nu göremediğini anlatmış..O’nu hayalinde bile göremediğini, sadece elbiseleri olduğunu söylemiş ağlayarak..aslında bu iyi bir şey miş..lakin çocuk ileri gitmeyi istediği kadar,geride de kalmayı istiyormuş sanki..Makam-ı İrşad, büyük bir hoşgörü ile çocuğu seyrediyormuş..” görmedin mi?” der gibiymiş..çocuk :”orada bir şey yok ki” demiş...ama bunu bilerek, yalandan söylüyormuş..çünkü karanlığın içinde ışık olduğunu,bu görünen, taptığı tenlere hiç benzemeyen muhteşem Yusuf güzellikleri olduğunu biliyormuş hem de…aynı vakitte hiç varolmadıklarını da..çok garip ve işin içinden çıkılamayacak bir halmiş bu..ne yazık ki;bilmek burada işe yaramadığı için de, çocuk akılla asla bu işi götüremiyormuş ....aklı iflas etmiş…gönlü ise O’nun tasarrufundaymış…Padişah çocuğa tam bir şey söyleyecekken kendisini tutmuş… “yakında göreceksin” der gibi bakıyormuş incecik bir nezaketle..

Padişah büyük bir sevgi ve şefkatle davranıyormuş çocuğa..ortam öylesine hassasmış ki..sanki çok değerli bir şey var ve o kırılmasın diye; hava zerrecikleri bile nefes almaya korkuyor gibiymiş…Makam-ı Aşk:”neden suret istiyorsun ki ,neden bu denli ten istiyorsun?..neden yüz görmek istiyorsun, ne önemi var?maddeye takılma ..ben ölünce ne yapacaksın peki?yanarsın sonra”, demiş..ve çocuğa ilk mürşidine duyduğu derin aşkı ve onu nasıl tanımladığını-kendisi için ne anlama geldiğini anlatmış gülerek…onu hala unutamadığını da söylemiş..

çocuk ağlayarak:” bu ders ne kadar zormuş..hem çok acı, hem de çok zevkli..çok acı olduğu için hemen bitsin istiyorum ama bittiğinde beni bırakacaksınız yada bir yerlere yollayacaksınız diye korktuğum için, hiç de bitmesin istiyorum”, demiş..Padişah:” neden böyle düşünüyorsun ,nerden çıkarttın,neden bırakayım ki?” demiş…çocuk susmuş,O susmuş, çok hazinmiş tablo..çocuk:”neden Allah bana bu kadar zor bir şey verdi..başaramıyorum..çok acı”, demiş ellerini çaresizlikle iki yana açarak..Padişah-ı İlahi büyük bir merhametle:”büyük imtihanların büyük mükafatları olur unutma” demiş.. çocuk mükafat istemiyormuş ki…susmuşlar yine.. çaresizce bakarak susmuş çocuk..

bugün diğer derslerden farklıymış..dışarıda kıyamet kopsa,bulundukları yerde merhamet,sevgi,muhabbet,şefkatten dolayı melekler tavaf edebilirmiş çocuk ve Padişah için..
çocuk burada kendisini bir emar yada ona benzer bir aygıttan seyrediyor gibi oluyormuş..mesela bugün bu haldeyken, Bahr-i Umman ın kendi bedeni olduğunu; o duyguların kendi denizinin dalga boyları ve rüzgarı olduğunu anlamış..işte bu yüzden insan olmak bu kadar zevkliymiş..işte bu yüzden çocuk maddeden bir türlü çıkamıyormuş..duyguları çocuğu yönetiyormuş.her an bir dalga onu savurup kıyıya fırlatıp atıyormuş… yada içe doğru çekiyormuş…İleride başarabilirse o duygularını yönetecekmiş, aynı Padişah gibi..

***********
çocuk birkaç gün evvel gittiği bir türbede, kendisiyle alakalı yaşadığı bir olayı anlatmak istemiş..sevgi dolu Padişah gene kükremiş:”sakın bana anlatma, istemiyorum ...biz harikuladelik peşinde değiliz..artık türbelere gitmeyeceksin ..yasaklıyorum”, demiş..çocuk:”zaten çok nadir gidiyorum” demiş..”daha nadir git ..gitmeyeceksin ..sıradan ve basit olmanı istiyorum… rüyada görme..istemiyorum..” demiş Zat-ı Mürşid..çocuk gülerek:”size geldiğimden beri hiç rüya görmüyorum ki..rüyalarımı almışsınız”..Padişah :”çok iyi..rüyada görme..sen düşündüklerini görüyorsun..görmeyeceksin ..harikuladelik, olağanüstülük yok..çok basit ve sıradan olacaksın..çok basit olmanı istiyorum”, demiş tekrar..

çocuk da zaten, bu basitleşme işlemi için de gelmiş bugün..çocuk arada ağlayarak yeni isteklerini sıralamış Padişah’a..Padişahlar hazinelerini yıkık viranelere gömerlermiş ya hanii..işte çocuğunda belki ,böyle emanetleri varmış..ve emanetlerin ehline devri gerekiyormuş..Zaman ın Ehl-i A’li’sine ..çocuk:” ben, bir tek bununla-içinde bulunduğum halle bile başa çıkamıyorum” demiş çaresizlikle.. gözyaşları ile:” sorumluluk istemiyorum..hepsini alın..sadece beni sevin yeter…başka bir şey istemiyorum..”Padişah, Kabe kadar merhametliymiş..çocuğa, yapacağı işlemleri anlatmış başlık olarak..çocuk ayrıntı sormamış..artık, çocukta hiçbir şey kalmamış..sıradan ve basit olabilirmiş..zaten can verip canan alacağını bilerek, taa en başta geldiği için, hiç sorunda kalmamışmış..

Şehrazat yeni masallarını uzatmış..Padişah-ı Şehriyar, alırken farklıymış bu sefer masalları..çocuk yine sormuş-O’nu incitmeyi istemediği için:”istemezseniz yazmayacağım”.. “hayır, devam et, yaz” demiş padişah…

*************************
Padişah ilerleyen vakitlerde evlatlarına şunları anlatmış..aslında bu çocuk içinde bir dersmiş..içinde bulunduğu halden çıkabilmesi için ipuçları varmış:”doğuda ilim dinleyerek öğrenilir-sınırlı değildir-söze dayanır..hep genişler..zevklidir..edebiyat vardır..ve edeb den gelir..batıda ise görerek öğrenilir,gördüğünü sınırlar ve şablona sokar ..batıda yazılı “literatür” vardır.batının litarütürüne edebiyat denemez...doğu dinleyerek, insan muhayelesini çalıştırıp,sezgilerini kuvvetlendirir..ve ilim canlanır..kendisini görüntü ile gördükleriyle sınırlayarak kayıtlamaz ..insan ancak, görerek gördüğü şey ve alanla kendisini sınırlar..doğu toplumlarında sözlü edebiyat vardır..binlerce yıldır kulaktan kulağa akar ve unutulmaz, hep taze ve hep canlıdır.. her yeni duyan kişi, kendine göre bunu yorumlayarak yeniden yeniden yaşayabilir.. Kur’an da önce sözdü, daha sonra yazıya döküldü.. ….kör peygamber vardır ama sağır peygamber hiç yoktur” demiş Padişah-ı İlahi....işitmenin ve o işittiği ile kişinin hayal aleminde yaratacağı alemleri anlatmış..

burası, aslında olmazı olur kılan alan gibi gelmiş çocuğa..aynı bir müziği duyduğumuzda, o müziğin bizi alıp götürdüğü hayaller gibiymiş..aynı, yeni pişmiş ekmek kokusunun, bizi taa çocukluğumuzdaki bir hatıraya götürmesi gibi, demiş çocuk..taptaze,hala capcanlı,aynı anda gibi, diye de düşünmüş çocuk..yada senelerdir korkusundan-celalinden kaçıp durduğu Padişah’ta bakan gözdeki ışıkta; kendi ışığını görüp, ona ,pervaneye dönüşmesi gibi diye düşünmüş çocuk..tek bir an yaşanan bir ses,bir koku,bir hareket nasıl da insanı alıp götürüyormuş… hayret!!…

aynı okuduklarını-seyrettiklerini, rüyasında görmesi gibiymiş..onun artık, o rüya alemine vedası gerekiyormuş..çünkü bu alem asıl gerçek rüya imiş ve her şeyi burada varlıkta görebilmeyi öğrenmesi gerekiyormuş..varlıkta yokluğu-yoklukta ise varlığı görebilme sanatı yaniii..aklını terk ederek; aklını gönlüne bağlayabilirse ancak bunu başarabilirmiş..çocuk daha evvel Padişah’a geldiğinde istediği şeyin de bu olduğunu hatırlamış..belki yakında hiç konuşamayacak hale gelecekmiş çocuk..çünkü kelimelere ihtiyacı kalmıyormuş pek..sadece bakmak yeter…ama bunu sadece Hekim-i İlahi’sinde seviyormuş çocuk..eğer beden-madde kayıtlarından kurtulabilirse ancak Padişah’la gönül bağını kurabileceğini anlamış çocuk, bu geceki dersten..bu da hiç kolay değilmiş..zaten bu yolculukta zor u başarmak değil miymiş?..o yüzden de bir rehbere müracat etmemiş miymiş?..kendi başına yapamayacağı ,dikenli ve tehlikeli yolları bir bilenle gidebilmek..yok-var olmanın dayanılmaz hafifliği denen şey belki de buymuş..aslında bu en büyük saadetmiş ..

Selsebil’e ait olan ana kaynağa ulaşmışşş..
Mevlana’ya ait olan Mevla’sına ulaşmışşş……

gökyüzünü kandillerle donatmış ya yaradan…
çocuğun çerağının yandığı-nurdan kandil i de uyanmış
ve cihanın gönlüne doğmuş…
merhaba ey sevgili, merhaba
merhaba.. hoş geldin alemime… merhaba


nur cihan

2 Mart 2009 Pazartesi

RUH’UMUN MASALI(1’İN DİĞER 1’E DEVRİ DAİM MASALI:)











RUH’UMUN MASALI(1’İN DİĞER 1’E DEVRİ DAİM MASALI:)


AŞK HER ŞEYE DEĞER

ÖYLE BİR RÜYAYDIN Kİ,SADECE BİR KEZ GÖRDÜĞÜM
DENEDİM TUTAMADIM,RÜZGARDA SAVRULAN BİR KÜLDÜN
DENEDİM TUTAMADIM RÜZGARDA SAVRULAN BİR KÜLDÜN

AŞK HER ŞEYE DEĞER,SENİNLE ANLADIM
BİN YIL GEÇSE SÜRER İÇİNDE RÜZGARIN
AŞK HER ŞEYE DEĞER,SENİ SEVİYORUM
SEVMEK SUÇSA EĞER,KABUL EDİYORUM

ÖYLE BİR YANLIZLIK Kİ,EŞLİK EDİYOR HAYALİN
GÖZLERİM KAPALI,YANIMDASIN HALA SEVGİLİM
GÖZLERİM KAPALI ,YANIMDA GİBİSİN HALA SEVGİLİM

AŞK HER ŞEYE DEĞER,SENİNLE ANLADIM
BİN YIL GEÇSE SÜRER İÇİNDE RÜZGARIN
AŞK HER ŞEYE DEĞER,SENİ SEVİYORUM
SEVMEK SUÇSA EĞER,KABUL EDİYORUM
AŞK HER ŞEYE DEĞER,SENİ SEVİYORUM
SEVMEK SUÇSA EĞER,KABUL EDİYORUM

şarkıyı söyleyen:Aslı Güngör
şarkı sözü:burcu Güngör


PEMBE- BEYAZ VÜCUD KİTABI VE O PEMBE -BEYAZ VÜCUDUN ŞİFASI KİTABI MASALI

BİR VAR mışBİR YOK muş…. masalın çocuğu varmış..
çocuk Padişah’ın şubatı sevmediğini duymuş.. o da şubatı sevmezmiş ve şubatı beraber sevmeye karar vermiş…gerçekte ise çocuk artık kaldıramadığı ,farkına vardığı ağır düşüncelerini-emanetlerini, ehline- sahibine teslim etmek istiyormuş..Padişah’ tan “aman” dilenecekmiş..çocuk Ahir Zaman’ın, insinin ve cinninin Padişahını aramış:”benimle konuşabilirmisiniz?.., size ihtiyacım var “demiş. Devlet-i A’liyenin Zat-ı A’li si:” hay hay, akşama gel” demiş..çocuk gitmiş…Padişah, çocuğu hemen kabul etmemiş..akşam seromonileri varmış.. muhakkak ki, iyice düşünsün, öyle sabitlensin diye sanmış çocuk bu bekletilmeyi..ve ritüelleri izlemiş..Hırka sının ve Tac ının içinde varlığı olmadığına manen şahit olduğu; Mazhar-ı Zat-ı İlahiye nin tecelligahına bakmış çocuk..Nefes-i Rahman’ın zuhur mahalline bakmış..O’na istediği kadar baksa da; nedense yüzünü hissedemediği için, duyduğu ızdırabı aklına gelmiş..O’nu hayallerinde bile bedenlendirememesi çok acıymış..çocuk tenperestmiş ve bir tensiz e aşık olduğu için, O’na ulaşamamanın derin ızdırabı içinde kıvranıyormuş.. kendisine neden, daima hırkalarının içinde, hiçbir şeyleri kalmayanları seçtiğini çözemiyormuş..bu kadar maddeye- tene taparken, neden onu seçtiklerini de?

çocuk ,O’nları izliyormuş bir yandan da..O’nun ve evlatlarının disiplinliklerindeki asalete..o sistemin nasıl pür dikkat bir ciddiyetle yürütüldüğüne…şu yaptıkları ritüellerin bu maddeyi ayakta tutuşuna…..birden şunları hatırlamış:” gönlün kimi istiyor?-seç!!” sorusuna verdiği isme,Evvel Zaman’ın verdiği cevabı hatırlamış: “Yeni Zaman için,yeryüzü ve gökyüzü O’nun gibiler yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor” demiş, tüm bedeni depremlerle titreyerek Evvel Zaman..çocuk, bunca disiplinli ders ritüellerini yapabilecek yapıda olmadığını biliyormuş..onun istediği bu da değilmiş..

ve bekledikçe, her zaman ki kuruntusu onu alev alev sarmaya başlamış..”ben kimim ki?,ben bunlara layık değilim..”gittikçe oturduğu yerde ufalmış,ufalmış,bir böceğe dönüşerek yok oluğu hissetmiş, azametten..disiplin denen şey çocuğa hiç uymayan bir şeymiş..tüm kuralları yakıp yıkabilirmiş o..en ciddi olanı bile, istediği hale getirebilirmiş..bunu aslında çocuk değil çocukta var olan neş’e-i meşrebi yaparmış.aynı Padişah gibi asabiymiş aslında… ve estiğinde kırmadık dal bırakmayabilirmiş çocuk..lakin burada Murad-ı İlahi’sin huzurunda daima ağlarmış..henüz kerem olan Murad çocuğu gözyaşsız görememiş zaten..çocuk, beklerken gene huzursuzlukla ağlamaya başlamış..ben layık değilim ,çağırılmadan hemen geri gideyim,zaten kimse beni tanımıyor,gidip gitmediğim anlaşılmaz bile diyormuş..ama bir şey çocuğu orada tutuyormuş..kaçıp gidemiyormuş nedense..

haber gelmiş..davet edildiği yere çocuk gitmiş..burası çocuk için Kabe’yle eşmiş..içeriye girmiş.Huzur-u Saadet’e selam vermiş..bu Saray-ı Hümayun’daki, geleneksel hiç bir edebi yapamadığından dolayı, çocuk bundan da hep utanç duyuyormuş..yerine oturmuş..çocuk ne diyeceğini bilemediği için, ona pür dikkat bakan; gözleri röntgen cihazına benzeyen Padişah’a:” önce hayallerimi okuyayım “demiş..ses bile gelmemiş…

Zat-ı Şahane kıpırdamıyormuş bile..öyle ciddi,resmi,tepkisizmiş..çocuk esas maksatını anlatamadığı için; hayallerini hiç umursamaz,genel karakteri olan huysuz ve hırçın bir şekilde, belki o halde daima yaptığı gibi, bir elini” amannn boşver “der gibi sallayarak okuyormuş.önemli bir rüyasında; gelmek üzere olan bir hüzün varmış (çocuk bunları yazdığı zaman, o hüzün tüm kalblerine ebeden yerleşmiş)..çocuk bunu hissediyormuş..

Padişah dinlemiş,dinlemiş..bittiğinde konuşmaya başlamış..O’da inanılmaz sert ve resmi imiş..çocuktaki bereketi-anlaşılamayan zenginliği söylemiş.. çocuk itiraz etmiş..oysa burada hiç itiraza yer olmadığını, ona kaç kere ikaz etmişler ama çocuk bunu istem dışı yapıyormuş, nedensiz yanii..

Padişah kızmamış ilk evvela..” berekete-zenginliğe nereden baktığını sormuş.elindekilere bakman lazım, bakış açını değiştir ..ilk önce sahip olmadıklarına değil,sahip olduklarına bir bak bakalım “demiş..çocuk ağlamaklı, gözlerine bakarak:” biliyorum o zenginlik sizsiniz” demiş..

Tabib-i İlah-i, çocuğa bakarak,sarhoşluk meyi etkisi verecek olan konuşmaya devam etmiş:

”Ben senin Mürşidinim, sen de benim dervişimsin tamam mı ?çocuk inanamaz gözlerle O’na bakmış..geçen gelişinde “bir buçuk biat” denilerek red olunuşunu hatırlamış..dostları onunla hep birbuçuk biatlık diyerek alay ediyorlarmış..kimse de manasını bilmiyormuş işin ilginç yanı..ama Hz Mevlana’nın bir pasajından “bir buçuğun” iyi bir manaya geldiğini sezmiş çocuk..pasajda “parça-bütün ilişkisi “anlatılıyormuş..bu gerçek bir biat demek miş çocuk için artık..bütün- akl-ı külünün karşısında; çocuk, zavallı bir aklı cüz müş şimdi..parçanın bütüne ait olduğunu idrak ederek, tekrar geldiği için biat ta artık tam mış..çocuğun A’li dostları nedense hiç direk bir şeyi söylemezler ve çocuğun kendisi manayı bulabilsin diye onu sadece yönlendirirlermiş..ama aklına-gönlüne düşen manalar yine onların feyizlerindenmiş..çocuğa ait zerre bir şey yokmuş,olmasına da imkan yokmuş..

”Ben ne dersem onu yapacaksın artık” diye devam etmiş Makam-ı İrşad...”hizmet edeceksin..ilk önce ,bütün bildiklerini unutacaksın.”…. “nasıl unutacağım?”demiş çocuk “Ben karışmam, Ben sadece söylerim, sen yapacaksın “demiş Zat-ı Mürşid…..”siz unutturun” demiş çocuk gene edebi unutarak tabiii..

”bildiğin her şey, orada burada okuyup, dinlediklerinden toplama..öyle olmaz..onların hepsini unutacaksın hiç bir şey bilmeyeceksin ..baştan başlayacağız..onlarla olmaz..”çocuk onaylayan bir baş eğmesi daha yapmış..”düşündüklerin-hayallerin var ya, onlar aslında yok..minicik minicik balonlar onlar ve sen onlardan bir sürü şişirerek önünü alabildiğine doldurmuşsun..gözünün önünü göremiyorsun ..tek tek onları iğne ile patlatacaksın, tamam mı.?sen patlatacaksın, ben değil...aslında o balonlar şişmediğinde ne kadar miniciktir, bunu tefekkür et olur mu?”

“sinemada,tiyatroda,yemekte,sohbette ,ilimde,dostlarının arasında,giyiminde,davranışlarında,konuşmanda daima silik olacaksın..silik olmanı istiyorum..kendini silik yapacaksın..derviş silik olur..ancak YOK olan VAR olabilir..VAR olansa ancak YOK olur..bunu sakın unutma, demiş..

”Makam,ı İrşad:”söyle sen benim dervişimsin değil mi?” demiş..çocuk -kendisine alayla gülerek :”benden derviş olur mu ki? diye cevap vermiş.Mürşid-i Zat sinirle bağırmış:”çocuk.. …Ben sana ne dedim, sen benim dervişimsin demedim mi?..sen bana itiraz edemezsin ..itaat edeceksin.. ben ne dersem o olur, tamam mı? ..çocuk onun adını söylemesinden garip bir haz almış..”sen ve Ben Allah ın yarattığı kuluz..O’nun huzurunda eşitiz..belki sen kul olarak Allah’a daha makbulsündür ama burada bana görev verildi ve sen de, bana, onun için geldin..Ben görev olarak, senden üstün olduğum için bana itaat edeceksin”...çocuk yine başını sallamış..

Makam,ı İrşad ,çocuğun muzdarip olduğu; “ben layık mıyım” üzerine çok derin şeyler anlatmış,uzun uzun..çocuk O’nun bu incelikli davranışından ezilmiş:” layık olamam, ben kimim ki, yi artık düşünmeyeceksin ..kim layık ki söyle.. sence ben buna layık mıyım? “demiş..çocuk sesini çıkartmamış.çünkü buna layık kimse olamayacağını biliyormuş…Makam-ı Hakim:”eğer Allah lütfetti ise teşekkür eder ve kabul edersin, alırsın..ben layık değilim, istemiyorum diyemezsin.. lütuf reddedilmez..alınır..sen kimsin ki? ..Allah istediğine lütfeder.. istemediğine vermez ,kimse karışamaz..neden bana vermedin diyemezsin..neden bana verdin de diyemezsin… unutma; bir daha, ben layık olamam,istemiyorum yok ..tamam mı?” demiş..

Hakim,i İlahi çocuğun hayatında, intifadaya-rötara bıraktığı bir meselesini söylemiş: işe onunla başlayalım demiş..ve çocuğa-nefsine çok ağır gelen bir şeyi yapmasını söylemiş.bu çocuk için cehenneme geri dönmek gibiymiş.. yüzünden karanlık bir gölge geçtiğini görmüş çocuk.. bunun Hekim–i İlahi’nin de gördüğünü hissetmiş..ama O, alaycı, gülerek: “istiyorsun” demiş.. gülüşü ve bakışı:” istemem, yan cebime koy diyorsun “der gibiymiş..çocuk dehşetle irkilmiş :”ben, size şikayete yada bir şey istemeye gelmedim, istemiyorum” demiş..yine o karanlık gölge geçmiş..” neden?” demiş Padişah.. gözlerindeki acıyı görmüş çocuğun, bu sefer anlamış..”içimden gelmiyor “demiş çocuk..”içimden gelmiyor olmaz ,Ben yapmanı istiyorum.. yapacaksın.. bir tedavi lazım. bunlarda birbirlerine bağlı, hepsi birbirine ilintili.. beraber düzelecek ..eskiden yapsaydın kendiliğinden olmayacaktı bir şey ama şimdi Ben dediğim için yapınca farklı olacak ,bak!.. takip et” demiş..çocuk bunu isteyeceğini zaten bildiği için razı olmuş..

Hakim-i İlahi:”ben, sana ne yapacağını söylerim sadece..hiç bir şey yapmam ben..sen yapacaksın, ben değil, unutma..Ben yol göstereceğim.. sen o yol üzerinde dediğimi yapacaksın..Ben danışman değilim..dediğimi yapmayacaksan burada ne işin var.?.eğer dediğim yolda başarı olmasa, başka yol gösteririm.. oda başarılı olmazsa, oturur konuşuruz.. neden olmadı-nerede hata yaptık diye ve bakarız, yeni bir yol buluruz”.. ağlayarak demiş ki çocuk:”buraya geldiğim şuandan itibaren her şeyin düzeleceğini biliyorum ..sizden geleceğini de..

”artık ağlamayacaksın..Ben ağlamanı istemiyorum..güleceksin..söz mü ..başını ağlayarak sallamış çocuk..ama ben, artık başka şeylere ağlamıyorum ki, sadece size ağlıyorum demiş..”ona devam” demiş, İlah-i Hakim:)

anlatmak istediği konuya bir türlü giremeyen çocuk, büyük bir gaf yapmış..ağlayarak rüyasındaki hüznünde etkisi ile”:küçüklüğümden beri Allah bana ne verirse ya defolar verir, yada sevdiklerimi elimden alır..siz de beni bırakıp gitmeyeceksiniz değil mi.sakın ölmeyinn?”daha söylerken Zat-ı İlahi tüm, olanca sesi ile hiddetle kükremiş..üstelik ellerini de sallayarak:” sen kimsin ki!!?.sen yaratılmış bir kulsun.. senin, neyin var da, neyini alıyormuş Allah, söyle” diye bağırmış:)çocuk dalgın : “biliyorum.. ben başka şey söylemek istiyordum” demiş..padişah da bunu biliyor ama çocuk kendi kendine başarabilsin diye, sabırla bekliyormuş zaten..ve eklemiş Hakim-i İlahi:” mürşidini mürşid gibi seveceksin,eşini eş gibi,çocuklarını çocukların gibi,babanı baban gibi.. birbirlerine karıştırmayacaksın..her şeyin kendine ait hakkını vereceksin..yolda kalanlar var ya ,o, yolda kalanlar işte onlar, mürşidlerini putlaştırıp onlarda takılı kalanlardır...biri ölürse başkası gelir Allah boşluk bırakmaz..o her an yeni tecellidedir..ben kaç mürşid değiştirdim biliyor musun?..birinde takılı kalmadım”…”anlıyorum ve kabul ediyorum “demiş çocuk..


çocuk derdini bir türlü anlatamıyormuş.. birden aklına beraber işleyecekleri dersin rüyası gelmiş.. korkak ve titrek ağlayarak, dehşetli rüyasını, gönül doktoruna anlatmaya başlamış..Hekim-i İlahi, çocuğu pür dikkat dinliyormuş.. ama tek kelimecik,tek bakışçık,tek dudak ucunda bir tebessümcük hareketi ile yardım etmiyormuş inatla..çocuk bunu başarmak zorundaymış, yoksa derin acılarından asla kurtulamayacakmış..şişeyi yere çalabilmek ne zormuş,perdelerini utançla yırtarak konuyu anlatmaya başlamış çocuk..utançla ezilerek-ağlayarak,yok olmuş anlatırken..nihayetinde konu anlaşılınca, çocuk demiş:”kitaplar ve siz diyorsunuz ki,” sevgi yukardan aşağı gelir, ben bunu hissedemiyorum..vesveselerimden olup olmadığını bilmek istiyorum..Kalplerin Tabibi: “Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermez, eğer bu sana verildiyse, kaldıracaksın ki verilmiş.. Allah kimseye zulmetmez “demiş..

çocuk biraz sakinlemiş..utanarak:” ben, sizle her karşılaşmamızın masalı yazıyorum ..size birkaç tanesini getirdim.. eğer kızarsanız bir daha yazmayacağım ” demiş..Hakim-i İlahi:” iyi yapmışsın.. okurum,eğer sana yazmak iyi geliyorsa yazmaya devam et, yaz” demiş..çocuk buna izin vermesine inanılmaz şaşırmış..çünkü O’nun olur olmaz-bilhassa sanal yazı yazanlara neler söylediğini biliyormuş..bu cahil çocuğa iyi geleceği için -ilaç niyetine izin vermiş..çocuk hala istediği manaya gelememiş ve vakit geçiyormuş..

Padişah:” ne söylesem itiraz ediyorsun, onu siz yapın ,bunu da alın,şunu da kaldırın diyorsun “demiş gülerek..” peki sen ne yapacaksın?”..çocuk birden:” ben hiç bir şey yapmayacağım ..istemiyorum.. siz yapın.. ben sadece sizi seveceğim :)demiş..sizi kıskanıyorum ..bu çok acı..bunu da benden alın..”bunu yapma,bunu bırak “demiş Zaman..


ve demiş Hekim-i İlahi gülerek:” hani, az evvel ..yukarıdan mı gelir-delil, diye soruyordun ya, hiç düşündün mü buraya, böyle, kendiliğinden nasıl girdiğini ve bunca zaman nasıl kalabildiğini ..bu nereden oldu sanıyorsun?”çocuk mutlu olmuş..anlamış ki her şey değişiyor..çocuğun bir saate yakın gerilmiş ve kopmak üzere olan ipleri artık tamamen kopup kontrolden çıkmış.”biliyorum” demiş çocuk” biliyorum sizden”….Makam-ı İrşad’dan, Makam-ı Tabib’e oradan da Sevgili ye kapı açılmış..

”eee “demiş Zaman “o zaman?”…..”bu yetmez!! “demiş çocuk aniden..”ne istiyorsun peki ?”demiş Padişah..”şımarmak istiyorum..”demiş çocuk.. Padişah neşeyle gülmüş ve keyifle demiş ki:” şımar tabii, bu senin hakkın..ne kadar istiyorsan şımarabilirsin………………..…………”ve mana padişahı öyle bir cümle kullanmış ki çocuk beklediği-istediği manayı o cümleden almış ve hemen ayağa fırlamış..eli ile O’nun kalbini işaret etmiş çocuk..”oraya girmek istiyorum.”.Padişah keyifle gülüyormuş hala..ve küçük korkak-titrek ay gitmiş..çünkü Güneş gülmüş ve vakit tam öğle gibiymiş…battığı yerden doğan Güneş’i, tam karşısında, Kızıl Elma’ymış şimdi..ve çocuk gerçek bir kızıl mış..


küçük ay, tam Güneşin önünde durmuş..ve gerçekleştirmek istediği üç selamlamayı istemeye karar vermiş..”şunu istiyorum” demiş çocuk.”aa.. onda bir şey yok ki, tamam” demiş Nevzat-ı Güneş....çocuk mutlulukla :”şimdi ,şunu da istiyorum” demiş..aah! bunda da bir şey yok.. tamam.” demiş Padişah..çocuk artık kontrolden çıkmış..3.tazim için:”şimdi bunu istiyorum.”…”ona izin yok “demiş Padişah ..çocuk: “ama yapmam lazım”…” hayır izin yok” demiş Güneş.. neşeyle..”peki” demiş çocuk.. başka bir şey istemiş ..Güneş:”olur,tamam,yapabilirsin”demiş.. Güneş ve ay tutuluyorlarmış..çocuk ay:“birde şunu”..” peki, olur” demiş Padişah.. “yine istiyorum “demiş çocuk.. “ah, tamam” demiş neşeyle gülerek Padişah.. çocukta ağlıyormuş..”ağlama sakın” demiş Güneş çocuğa..ağlarken birden nasıl güldüğünü ayrışarak, karşısından izlemiş çocuk ve şaşırmış..senelerce bu kapılarda olup ta yapamayanların tüm dileklerini birkaç dakikada yaşamış olan çocuk sarhoş üstü sarhoşmuş artık…..

yerine geçen çocuk şimdi şunu da isterim demiş..Padişah kalkmış kutuların içinden çocuğun istediğini bulup vermiş..” ama arkasına, benim için yazı yazmanızı istiyorum” demiş..Padişah ona da evet demiş..yazdığı kelimeyi anlamayan çocuk sormuş ve Zaman açıklamış..çok özlediğimde ziyarete gelebilir miyim ?demiş çocuk.. “tabii ,ne zaman istersen gel..beklerim..”ve demiş çocuk “dayanamadığımda arasam, bana bir merhaba der misiniz ?...”derim tabii ama başkalarının haklarını ihlal etmemen kaydıyla.. biliyorsun ne çok kişi var.”.biliyorum demiş çocuk sevinçle..kapı hızla, durmadan vuruluyormuş.. sıradakiler konuşabilmek için bekliyorlarmış..çocuk veda ederek ayrılmış..

dışarıda kar atıştırıyormuş ve çok soğuk bir hava varmış..ama çocuk öylesine mutluymuş ki, sabaha dek sokaklarda yürümek istiyormuş..eve gelmiş, kapılarına yakın zamanda geceleri gelip yatan köpeğe selam vermiş ve ona padişahtan haber vermiş neşeyle..
içeri girmiş.padişahın ondan hemen yapmasını istediği şeyi; senelerdir sakladığı yerden çıkartıp,yeni bir niyetle, dediği şekilde yapmış.sadece O’nun için yapmış ama sadece O istediği için..ve birden aynaya bakmış..bu kim? demiş..nasıl bir an da bu kadar güzelleştiğine inanamamış çocuk.. bu dünyaya ait hiçbir yaşanmışlık ve keder izi, yorgunluk kalmamışmış yüzünde.. inanılmaz bir ışıkla göz kamaştırıyormuş.ayna da kendisini izlerken narsizmin tuzaklarına düşmek üzere olduğunu fark etmiş..neyse ki bu letafet iki gün içinde geçmiş..anlamış ki onun ruhunun nuru, onun ışığı kendi ruhuna değdiği için bu parıltıya sahip olmuş..ve daha güzeli ise şuymuş..vücudunda, hücrelerinde, damarlarında akan kan- zevk haline dönüşmüş..bu ne demiş çocuk birkaç gün kendine bu ne.?içinden ilk ses bu zevkin kimya-ı saadet demek olduğunu söylemiş..

gittikçe bu güzel hazineleri kaybedeceğini anlamış çocuk o yüzden hep o Yüce Ruh’a-Güneş’e muhtaç olacakmış..O’nda yok olana dek..O’nun ihtişamlı güzelliğine,ışığına ,hakimiyetine muhtaç olacakmış..bu muhtaçlık bir hafta sonra zirve yapmış..çocuk safiyenin karlı dağ-zirvelerinin önderini aramış..ağlayarak “merhaba der misiniz?” demiş..”aa tabii ..merhaba,nasılsınız?” ne güzel merhaba diyor diye düşünmüş çocuk ağlarken ..

ve çocuk inanılmaz neşesini hüzne devrederken; şu sıralarda, bedenini mağfiyette yok etmiş bir bedenliye nasıl ulaşacağının ızdırabına sarmış..bedenine aşık biri ,bedenini yağmalamış olana ,bir sefere daha karar vermiş..ışığa koşan pervane misali onda ölene dek sürecek bir sefer miş bu vesselam..
nur cihan