8 Temmuz 2009 Çarşamba

ŞÜKRED-İ-yorum VE düşü-NÜ-yorum MASALI(3)


















ŞÜKRED-İ-yorum VE
düşü-NÜ-yorum MASALI -3-

uyanmak ve gözünü açmak istersen ve kalkıp harekete geçmek istersen……

Biz kapıdayız …kapındayız…..

……………………………………………………………….
çocuğun hemen hiçbir yakını masallarını okumamıştı ve bilmiyordu..çocuk bundan büyük mutluluk duyuyordu ve Yaratan’ına teşekkür ediyordu..bu tarz, onun en sevdiği haldi..böyle devam etsin isterdi inşallah ve amin..geçen gün, çocukları dediler ki:”hani sen bizim için masallar yazıyordun ya, merak ettik, okumak istiyoruz..”sevinen çocuk anne, birkaç masal kağıdını onlara uzattı..en çok on dakika sonra, odalarından müzik sesleri gelmeye başladı ve masalları başucuna kondu:)dediler ki:” sen, zaten, bu masalları biz büyünce okuyalım diye yazıyordun değil mi?..biz hiç okuyamadık hem de anlayamadık..”

gülümsedi anne:”evet. o masallar 35-40 yaşınıza geldiğinizde okumanız için…”çocuk kalbinde ümit hisseti.demek ki çocukları masalı hatırlıyorlardı ve bir gün dışarıda hiçbir şey olmadığını anladıklarında ve kendilerini öğrenmek istediklerinde, genetik yapılarının taşındığı annelerinin onlara ne anlattığını da öğrenmek isteyeceklerdi..

işte çocuklar.. o gün geldiğinde, bu masallar, size çok şey anlatacak ve çok ağlatacak biliyorum..büyük ihtimal, çocuk ve masalın içindeki kişiler yaşamıyor olacaklar ve böylesi daha güzel, anlayacaksınız..bu yol özlem ve hasretle gidiyor...Onlar hep sizinle hissedeceksiniz.şimdi Hiçç anlaşamıyoruz ama o zaman Hepp anlaşacağız inanın:)

Kelebeklerimden biri, muhakkak sanatçı olacak inşallah ve amin..ve ben ondan bir şey istiyorum.aslında ilerde teknoloji çok gelişeceğinden hepiniz yapabilirsiniz sanıyorum. Ben ise bunu yapamam.. hiçç ilmim yok..ama hayal edebilirim..siz benim hayalimi gerçekleştirmek istemez misiniz?.istiyorum ki, bir İnsan-ı Kamil’in sohbetini bilgisayarda notalara dökün ve o notaları ve tüm geçişlerini renklendirip- tonlayın..ve sadece tıklayın.inanıyorum ki İlah-i müziği dinleyeceksiniz..Tanrı’nın kelamı.. SOHBETLER, o anlık doğuşlardır.ve ben, rehberimin sohbetini ne kadar dinlersem dinleyeyim, her defasında yeni şeyler öğreniyor –yeniden ona doğru akıyorum..o ses ten başka hiçbir müzik artık bana iyi gelmiyor..ve her şey sanki o ses..müzik…ahenk..ritim..estetik..bunu benim için yaptığınızda, bu muazzam müzikli filmi beraber izleyeceğimizi düşünüyorum ve şimdiden çokk teşekkür ederek şükrediyorum..


tasavvufta insan, kulağından doğar ve kulağından ölürmüş..İnsan-ı Kamillerin sözleri İlahi Kelam’dır ve kişiyi hem öldürür, hem diriltir.. hele onların nazarına denk gelmek, kişinin başına gelecek en güzel şeydir..Allah, size de nasip edecek inşallah ..çünkü onlar her yerdeler ve hep var olacaklar..(Evvel Zaman’ın hep dediği gibi:” her iki kişiden birini Evliya=Allah dostu görüyorum.”Zaman’da sık sık:” lafı tersinden anlayan evliyaları anlatıyor..”demek ki iki tür Allah dostu var..biri lafı düz anlıyor, diğeri tersinden..bu gerekli çünkü bir kumaş dokunuyor ve bunun için;ipliklerin bir ters bir yüz atılması lazım ki, kumaş olsun..İlahi Hikmet..)yeter ki İnsan-ı Kamil’e niyet edin ve o niyete sadık olun..kitaplardan malumat-ilim öğrenilirmiş ve gerekliymiş ama irşad=reşid olmak-doğruyu-güzeli görmek diriden-izinliden olurmuş.HER GÖREN, GÖSTEREMİYORMUŞ MESELA unutmayın olur mu?.ona mürşidi hediye etmiş ve göstermiştir ve o ölene dek yazar çizer çünkü Allah verdiğini geri almak huyuna sahip değilmiş..ama her gören irşad ehli değilmiş..onu ömrün boyunca okusan bile yine anlayamaz ve göremeyebilirmişsin.. çünkü göstermek, herkesin harcı değilmiş..ve İnsan-ı Kamiller canlı kitaptırlar..bunu ancak yaşadığınızda anlayacaksınız..sizi seviyorum ve şükredip teşekkür ediyorum..bize bu günleri nasip edene….
*********
uzunnnn zamandır tv de film izlemeyen çocuk,içinden geldiği için bir filme takılmış..son zaman ressamlarını anlatan bir filmmiş.(taşındığında, eğitimini almadığı ve berbat resim yaptığına inandığı için malzemelerinin çoğunu hiç bakmadan çöpe atmışmış çocuk..anlamış ki resim onu kesmezmiş.. masalların kural tanımaz-kolay, kopyala yapıştır oluşu- hayal gücünün sınırsızlığı-hesapsız ve kitapsız, daha eğlenceli ve daha boyutlu oluşu.)işte bu film de çok sanatsalmış.orada geçen bir cümle hiç aklından çıkmıyormuş..çünkü o tesadüfe asla inanmazmış…diyormuş ki ressamın eşi, ressamla kavga ederken:”bir ressam ne yapar?bir ressam ne yapar?..”ressam tüm hiddeti ile bağırıyormuş:”HİÇ KİMSENİN GÖREMEDİĞİ NÜ RESİMLER YAPAR.”harika bir cümle değil mi? ve ne doğru..sadece Sen’in gördüğün mesela:)

bu filmde çocuk, tv de olan değişiklikleri de gözlemlemiş..kaç senedir doğru düzgün gazete de okumadığı-haberde izlemediği için olan biten her şeyden habersizmiş..dünyanın merkezi kendisini sanır ya hep insan; aslında hem öyle, hem değilmiş..öyleymiş çünkü;her insan DNA sın dan, hücresine ve parmak izine dek eşsiz ve benzersiz TEK miş..öyle olduğu halde, TEK olmasında hiçbir mana yokmuş..bir ve beraber olduğunda ancak tablo derya deniz anlamındaymış..öyle bile olduğunda sonuç yaratılmışsın ve sana verilmiş sınırlı bir akılla Yaratan’ın sınırsızlığını asla idrak edilemez olduğunu öğreniyormuşsun mesela..(burası akla akılla veda edilen alanmış.. aşk geliyor sanırım, kim bilir?)yani sen Allah değilsin ve olamazsın.. sınırlı aklınla nasıl olur ki, Allah gibi düşünebilirsin değil mi?yaratılmış YARATAN ı nasıl düşünebilir ki?ama Allah’ı hiç akıldan çıkartmadan Allahlı düşünmek en doğrusu imiş..günahta ve sevap ta hep, Allah razı mı diyebilmekmiş tüm mesele..Allah benden razı mı?

her şey, sen olsan da, olmasan da devam ediyormuş..kimsenin umurunda bile değilmişsin..yani hayat sürmesi gerektiği gibi saat gibi işliyormuş.çocuk bu konuda genişmiş,hiçç alınmıyormuş..çünkü o senelerdir hayran olduğu bir fikre sahipmiş bunu da Hz. Arabi’nin kitaplarından öğrenmiş..her şey, hem senin dediğin gibi doğru, hem de benim dediğim gibi doğruymuş ama aslında ikisi de değilmiş..hakikatte sadece Allah’ın bildiği ve dilediği doğruymuş..ne güzel bir düşünce sistemi değil mi?..her şeyden kişiyi kurtarıyor..çok sağlamcı gidiyoruz bu halde..o halde bu kainat sahnesinde yaratıldığım ve oynamam için, bir rolde bana verildiği için çokk şükrediyor ve teşekkür ediyorum..

filmde; dahilikle delilik arasında gezen bu müthiş yetenekli sanatçılar, habire sigara içiyorlarmış..ve sanırım kanunlar yüzünden sigara olan her yere böyle acaip bir buut koymuşlar..yani filmi mahvetmişler..oysa sigara içince adam kimseye bir yapmıyormuş kii..aklıda yerindeymiş..filmin hemen her anında içkileri devirirken –şuurlarını gideren, ellerinde kadeh ve şişeler uçuşurken ve uyuşturucu içerken ve sık sık sapıtırlarken asla buut konmuyormuş..çocuk bu traji komik kanunları çıkartan beyinzedelere çokkk şaşırmış…neden?neden?ahhh neden?el cevabbb:)yoksa buda mı sanat?artık daha çok tv izleyeceğim..zekamda belki artış olur..geçen bir tanıdığım, ünlü bir dizide içki içilen bardaklardan aldı..o dizide, sürekli bu bardaklardan içki içildiği için fiyatı çok yüksekti bardakların..komik değil mi şimdi ,yani,teşvik değil mi?. Bu bardakların ve şişelerin üzerine” dikkat, içince şuur gidebilir.. kontrolsüz içerseniz, sapıtarak sonra çokk pişman olacağınız, akla hayale gelmedik şeyler yapabilirsiniz” diye neden yazmıyorlar anlamıyorum…

aslında bu traji komik mevzuyu; belki de daha evvelde kaç kere duymuş,bir kerede deneyimlemiş miş mesela..makam sahibi-yada çok para sahibi görgüsüz bazı zevat davetlerinde, cahil dindar-yobaz-ezik sandıkları Müslümanları ki; kendi nüfüs kağılarında da Müslüman!! yazıyormuş…verdikleri davetlerde içki servisi yaparak içip içmediklerine bakarak, onları, horlayıp horlamayacaklarına karar veriyorlarmış....geçen bir dr. dan yine böyle bir üst düzey davet dinlemiş..ne salakça olduğunu yazıp geçmek isterim..Allah’ından,Peygamberinden,Müslümanlığından utanan ,İmanından habersiz olan bu adamcıklara sadece gülüp geçeriz değil mi.?kusura bakmasınlar benim için, “ileri” de değiller ne yazık ki.ve ben yaşlandım. ömrüm gelip geçiyor artık onları ne dinliyorum ne okuyorum ne de seyrediyorum...kara mizahlar sadece..

bu filmde bunu ispat ediyordu zaten..ama dahi-deli sanatçıların beyinlerinin hali çokkk özeldi bence..yetenek muazzam bir Allah vergisi..sanatçılar öyle olmasalardı bu dünya bu kadar acaip-güzel-cazibeli olmazdı değil mi?bu filmi izlediğim için ve böyle komik kanunlardan haberdar olduğum için çokkk teşekkür ediyor ve şükrediyorumJYeşilAy bence yarım çalışıyor(hilalay:), ya sizce?kominist rejimlerde çok alkol var mesela beyni uyuşturduğu için, düşünemeyen toplumlar kolay idare ediliyor sanki..yeşilay içkiyi ve uyuşturcuyu TEKELine almış sanki..neden?
**************

işte çocuk da hayatının dörtte üçünde değişik tarzlarda, saçlarını bir bez parçası ile örtmüş biri olarak; şu uzunnn yıllardır süren, başörtüsü hakkında konuşmakta kendi adına,kendisi için,yetkin olduğunu bir avam olarak hissediyormuş.çocuk, bu hakkını şimdi yazarak kullanmak istiyormuş...demokrasilerde, halkında söz söyleme hakkı varmış..bir türlü çözüm bulamayan erkek cinslerinin ve çok az nadir birkaç başörtülü kadının ve örtmeyen pek çok kadının sık sık fikri medyada alınıyormuş ve hiçç sonuç yokmuş…bu oyun çokk çirkinmiş..bu konu hiç bitmeyen bir konu olduğundan herkes gibi çocukta çokk sıkılmış..üstelik gözlemlere göre, hemen çoğu erkek bu saç örtüsünü hak etmiyormuş ki; kadınlar neden kapandıklarını bile bilemiyorlarmış..çünkü Tanrı’yı yatırıp uyutan fakülteden kesin ve kararlı açıklama gelmiyormuş nedense..ve hayatın içinde olan şu imiş ki ,erkeklerin(müstesna kısmı hariç) hemen çoğu, aile yada ilk cahil imanları ile eşlerini kapalı seçiyorlar daha sonra para ve makam-şöhret arttıkça onları beğenmiyorlarmış..şık ve havalı yerlerde teşhir edecekleri ve nefislerine hoş gelen hanımlarla olmak istiyorlarmış..bakın etrafınıza mesela eşi kapalı olan makam sahiplerine hemen çoğu yalnızdır..yakıştıramazlar..(yada o hanımların tercihleridir-aslında çokkk incinmişlerdir genelde..ortada olmayı sevmez hemen çoğu.bıkmışlardır..yorgundurlar..ve çokk haklıdırlar..)

erKEKler ise zamanla da bu yanlızlıklarını bilgisayarlarında bir tık mesafesinde -vicdanlarında kalanları ise zuhura çıkartarak devam ederler değil mi?…her yerde var ..kendimize baksak bile yeter..işte bu sıkıcı durum çocuğu çokkk sıkmış bir ara..ve yine seri halinde olan bir zat ın kitaplarında okumuş ki başörtüsü yok..hayret etmiş. Çünkü, bu tasavvuf kitabından çokk şey öğrenmişmiş çocuk..ve artık saçlarımı, emeklilik vakti kadar örttüğüm için, başımı özgür bırakabilirim diye düşünmüş..çağdaş olmak işte bu kadar kolaymış-adam sayılmak ve beğenilmek..yaptığından mesul tutulmuyormuşsun o zaman..serbestsin yani..sevabı ve günahı bende, diğer başını örtenlere yükleyebilirim demiş o zaman…kalbim temiz derim.. bu bana yeter.

Evvel Zaman’a gittiği bir sabah O’na bunu sormuş..yeni mürşitlerin bile çoğunun hanımın başı açık ve onların çoğu örtü yok diyorlar ve biliyorsunuz örtenlerin içine bulundukları hali?
yaşlı ve hasta bedeni yatakta uzanmış olan Evvel Zaman birden yataktan doğrulup ve ilk kez çocuğa azarlarcasına sus işareti yapmış..ve ellerini olumsuz sallayarak demiş ki:”sakın bana onları anlatma..onlar zamane mürşidi.. hepsini biliyorum..hepsinden haberim var..”ve takkesinin altından bir tel saçını tutarak çocuğa göstermiş:”saç o kadar değerlidir ki, tek bir telini bile göstermezsin” demiş..ve çocuğun kalbi bu konuda artık hiçç bozulmamış..o söyleyince her şey sükun oluyormuş çocuk için..mesela hayatının çözülemeyen bir düğümünü kesip atmak istediğinde, o istediği için hiçbir hakkını kullanmadan beklermiş çocuk..

bazen ilim sahipleri insanları senelerce zorlayan ve hayatlarını heba eden kararlar veriyorlarmış nedense ve pek çok kadının hayatı-duyguları-inancı ile bile bile oynuyorlarmış..esas, o kadınların doğurduğu ve büyüttüğü evlatlar bile annelerini beğenmiyorlarmış, modern değil diye..kimse bu vahim hali nedense konuşmuyormuş, neden?ve çocuk Allah’a çok sormuş bu konuyu..samimi bir ihlasla-acziyet ve gözyaşı ile sorunca muhakkak cevap gelir diyorlarmış ya(hani Allah duygusuzdu?..O, duygusuz olsa, bizde bu kadar duygu ne arıyor peki?O’nda olmayan bir şey bizde nasıl oluyor peki?ve neden Hz Peygamber, Kur’an okurken gözyaşı dökmemizi istiyor.. gözyaşı dökemeseniz bile dökenleri taklit edin demiş mesela, neden?) ..

çocuk,rüyasında Hz. Rasul’u görmüş..lütfetmiş şeref vermiş..üzerinde beyaz hırkası ve başında dizlerinin üzerine dek inen beyaz baş örtüsü varmış..onların iki ucunu alıp, bir de mübarek omuzlarının arkasına atmış..kalbine gelen mana ise şu imiş ..yüz açık olacak..demek ki yüz açık olduktan sonra istediği gibi başını örtebilir-örtünü dolayabilirmişsin..çocuk bu cevaba inanılmaz sevinmiş ve kalbini ferahlatan bu cevabı kaydetmek istemiş..çünkü kendisi gibi pek çok kişinin kalplerinin yaralı olduğunu biliyormuş..ve bunu onlara; kendisine hediye edenden, hediye ediyormuş..aslında kadınlar saçlarını erkeklerden korunmak için örtmüyorlarmış..bunu anlamak çok güzel bir şeymiş..kadının manası çok değerli olduğundan, manasını korusun diye gerekliymiş..en önemlisi de Allah dilediği için..söz dinlemek için..madem ki gaibe-bilmediğimize iman ediyoruz bunu tam gerçekleştirince Allah da bize bilmediğimizi öğreteceğini söylemiyor mu?


erkeklerin gözkapakları varmış!!? örtmeleri gereken.. anlayan için tabii.. baş örtmek çok ağır-nefse zor gelen bir şeymiş..örtü yok demek yanlışmış..oysa ben yapamıyorum,işim dolayısı ile,eşim dolayısı ile,nefsimden dolayı,ailemden dolayı ve sonsuz bahane ile Allaha yönelerek bahane sürülse, zaten Allah affetmek için bahaneleri de yarattığından iş farklı olurmuş..lakin kesin, örtü yoktur deyince işin rengi de değişiyormuş tabii..var ama ben yapamıyorum bu kadar basit…günah işlerken bile Allahlı olunursa yani Allah biliyor ya ben hatalıyım ama o affı sever, çok af eder dense başka, hayır yok öyle bir şey dense, başka oluyormuş..


örtü hakkında kuruntulu olduğu o dönemde bir cevap daha gelmiş çocuğa; tv de meal dinlerken.. aslında bu farkındalıkmış..

Nur Suresinin(içinde örtün emrinin de olduğu) ilk ayeti diyormuş ki:

1. (Bu) Bizim inzâl ettiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik âyetler indirdik.

İşte bu apaçık bir delilmiş..ve çocuk bunu bir toplantıda; akademisyen, Tanrı’yı uyutmayan Ehl-i Tasavvuf bir Mesnevihan’a söylemiş..hoca,Kur’an-ı getirtmiş ve ilgi ile ayeti sesli okumuş..teşekkür etmiş çocuğa:” bunu inceleyeceğim ve bakacağım” demiş..çocuk:” bu ayet ortadayken, neden senelerdir ilahiyatçılar tv den bize bunu söylemediler ki-bizi birbirimize düşürdüler-kafalarımızı karıştırdılar?” diye sormuş..hoca :”inan haberleri yok,farkına bile değiller.. inan “demiş ..

çocuk yarım yamalak örtünse de, bu kadarını yapabildiği için kalbi müsterihmiş.yapamasak ta yolunda olmak mesele..ama tuhaf ki, insanlar da acaip düşünceler varmış..mesela kendileri de Müslüman oldukları halde başını örtenlerden kendilerinin hiç yapmadığı pek çok düzgün davranışı bekliyorlarmış..bir bez parçası ahlakı hemen düzeltiyorsa neden örtünmüyorlarmış ki?..mesela ben ömrümün dörtte üçünde örtündüm ve ahlakımdan hiç emin değilim, kolay mı?kalp en kolay dönen, bozulan yerdir unutmamak lazım.. kalbin kelime manasına bakmak lazım..günah işlemeyi Allah yasaklamamış ki..sen nasıl ve ne kadar günah işliyorsan bende aynen işleyebilirim yani..Allah hiç günah işlemeseydiniz sizi helak eder ve günah işleyen ama tövbe eden topluluklar yaratırdım dememiş mi?sen kim oluyorsun?..kendini yargılasana önce, değil mi?bana gerici diyorsun oysa beni reddederek sen gericilik ediyorsun..ilk evvela insan çıplakmış ve ilerledikçe-MEDENİLEŞTİKÇE(bedenileştikçe ise çıplaklaşıyoruz tabii) örtünmüş..mesela eskiden Herodot tarihinde okumuş çocukcağız:” Turuvalı Helen hem örtülüymüş, hem de peçeli..çünkü o asil olduğu için tebanın onu görmesi yasakmış..kumaş da çok nadide bir şey olduğundan eskiden örtü en ileride olanların harcıymış anlayacağımız..”bu konuda yazabildiğim için çokk şükrederek teşekkür ediyorum..:)

bir de yaklaşık yirmi sene evvel gittikleri bir seyahatten dem vurmak istiyormuş çocuk..onca senedir kalbini sızlatan büyük bir utanç duyduğu hatıraymış bu..bize islamı iyi öğretemedikleri-ibadetleri hiç sevdiremedikleri için-onlardan utanç duyurdukları için için …çoğu kişi gibi çocuk da dışarıda namaz kılmaktan, dinden imandan bahsetmekten utanıyormuş eskiden..bugün biliyormuş ki; o vakitler, alnı secdeye değmesine izinli değilmiş..Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin mekanına gitmişlermiş..bir ramazan vakti imiş..hepsi oruçlularmış, lakin namaz yok tabii:)orada tarihi bir camii varmış..çocuk başını camiden içeri uzatmış..her yer halı ve üzerlerinde kat kat seccade ve postlar varmış..

camii var-post var-imam var tek bir namaz kılan yok…ve ezan okunuyormuş..çocuğun kalbi öyle çok camide namaz kılmak istiyormuş ki ama içeri adımını atamıyormuş nedense..o sıralar, demek ki, Allah, onu namaz kılmaya layık görmüyormuş….ve etraf kasvetli-karamsarmış..el arabalarında acaip kasetler çalıyormuş- ilk kez duyduğu kasvetli müzikler yayılıyormuş..insanlar da inanılmaz karanlık kasvete sahiplermiş..ve çocuk o vakit her şeyden habersizmiş..camiiye tek bir kişi namaz kılmaya gelmemiş..çocuk bakmış ki hoca tek başına kılıyor..kapıdan öyle hüzünle baktığı halde, namaz kılmaya girememiş..

geçen biri ile bu hali konuşmuş..o kişi o camiyi yeni ziyaret ettiğini ve aynı halin devam ettiğini-kendisinden başka namaza gelen olmadığını anlatmış çocuğa..çocuk buradan onu selamlıyormuş..ne mutlu size diyormuş.işte çocuk bu adlandıramadığı tarifi zor burukluğu kaydetmek istemiş ki affedilsin inşallah ve amin..artık kalbinden bu hatıra kalksın istediği için yazıyormuş..

Ve onları bir “rehber dede” karşılamış..avucunu uzatmış..içinde çekirdek varmış..biz oruçluyuz demişler yolcular..peki demiş dede ve onlara rehberlik etmek istediğini söylemiş..ve onları gezdirmiş..Hacı Bektaş-ı Hazretlerinin kabrine gelmişler ve dede demiş ki ..durun bakalım burada mı? ve eğilmiş..”evet” demiş “burada, hadi eğilin ve koklayın..”yolcular tek tek koklamışlar..çocuk ilk kez böyle bir şey deneyimliyormuş..gülsuyu ile ıslatılmış taze toprak kokuyormuş..çok şaşırmışlar ama hepsi sanmışlar ki; oraya, dede, koku döktü:)zamanla onların yaşları ilerledikçe ve türbe ziyaretlerine başlayınca anlamışlar ki o koku pek çok türbede ve kabirde var..bu ilk koku deneyimi için teşekkür ediyorum ve şükrediyorum..

Ve rehber onları bir tepeye çıkartmış..burada bir mağara varmış ..”Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin inzivaya çekildiği mağara”” demiş dede ve tepesinde bir küçücük delik varmış mağaranın..dede:”insanların çoğu cahildir..yaşlılar,hamileler,hastalar filan zorla bu delikten geçirilmeye çalışılır..geçerlerse günahları af olur sanıyorlar ve çok sakatlıklar oluyor “demiş..çocuğun grubundakilerin bir kısmı da bu delikten ite kaka geçmeyi başarmışlar ve çok sevinmişler..
ve az ötedeki öbek halindeki içki şişelerin göstermiş tur rehberi dede:”işte, bu da başka cahillikleri .ar-ı namusu şişeyi yere çaldım edebiyatı var ya işte onu uygulamak için buraya içmeye geliyorlar..içip içip şişeleri atıp kırıyorlar,kavga çıkartıyorlar” demiş..yolcular tasavvufun adını bile bilmediklerinden sadece turistik bir gelenek gibi bakmışlar tabii..işte bugün bu adamlar Hz. Ali’yi, Hz. Hacı Bektaş-ı Veli’yi,Hz. Mevlana’yı ,Hz.Yunus’u çalıp sahip çıkmaya çalışıyorlarmış ve kimse çıkıp ya diğerleri?.. yahu, siz kimsiniz demiyormuş. Kur’an ‘da korunmuş olan Hz. Peygamber’in mahremine,müminlerin annesine;Hz. Aişe’ye küfredebiliyorlarmış.neden? diyebildiği için çocuk şükrediyormuş.. neden?haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır diyen Hz. Peygamber için.. çocuk, ancak bunu yazabildiğine çok teşekkür ediyormuş..

“Allah yolunda ölenlere ölü demeyiniz, onlar ölü değildir ..Allah onları sizin bilmediğiniz bir şekilde rızıklandırır “anlamında bir ayeti hatırlamış çocuk..ve bunu tefekkür etmiş..neden normal kabirlere hemen kimse gitmezken Allah dostlarının; isterse dağ başına olsun, daima ziyaretçileri oluyor? hiç düşünmüyor muymuş bunu yasaklayanlar ve inanmayanlar.. anlayamıyormuş çocuk..ve Hz. Ahmet Kuddusi’yi düşünüyormuş çocuk..Zaman:” neden korkuyorsun ki?..oldu mu bir şey?” demiş..”hayır, olmadı “demiş çocuk..”o zaman korkma .bir şey olmaz” demiş Zaman..çocuk, babasına Ahmed Kuddusi Hazretlerini anlatmış..”neden o kadar celalli,insanı yakacak kadar celalli bakıyordu” demiş..babası anlatmış..ve demiş çocuk:” peki o kadar celalli ve heybetli bir adam o incecik sözleri nasıl yazmış” diye sormuş..”muhabbetinden ,O’nda aşk galipti, o yüzden..”ve çocuk sormuş “nasıl bedenleniyorlar peki “demiş..”oooo demiş ..çok kolay onlar için, bu çok kolay..biz anlamıyoruz..ayet var..onlar Allah tarafından bizim bilmediğimiz şekilde rızıklandırılıyorlar..””yine gelir mi “demiş çocuk..”gelmez mi, hem de ……….”çocuk bu yolda hata yapmaktan korktuğunu söylemiş..Haybabam :Allah yolunda hata olsa bile, Allah, O’nu öğrenmek istediğin için, o hatayı saymaz ve doğrusunu öğretir ..korkma demiş..aynını Zaman’da hep söylüyormuş zaten..

çocuk BELA kelimesi üzerine düşünmüş ve gönlüne düşenleri anlatmış..sonra BEKA kelimesine geçmiş ve ikisini birleştirmiş..Babası:”dur.. bunu düşünemiyorum..ilaçlardan.. gidip uyuyayım, sonra konuşuruz.. toparlayamıyorum” demiş..”hayır gitme” demiş çocuk “şimdi halledelim.uyursan kalkamazsın..” ve kardeşinin bir gün evvel söylediği bir nefesten bir cümleyi hatırlayarak söylemiş..”hah” demiş Haybabam “şimdi oldu..”çocuk altın vuruşu için; eBEsine , soBE demek istiyormuş şimdi ve sevinçle OLeyy OLeyyyyyy diye içinden çığlık atıyormuş..çocuk masalıma senin Melami meşreb olduğunu yazacağım tamam mı? demiş “yazma”… “yazacağım demiş çocuk.. “yazma” demiş Haybabam..”ne yazayım? demiş çocuk..”zırdeliydi diye yaz “demiş..ve çocuk yazıyormuş “biz zırdeliyiz ya siz?”

Çocuk gece yürüyüşlerine ilk başladığı gece ,gölette, ışık ve müzik gösterisi suyun üzerinde sahnelenmiş..bu gösteri, ilk çıktığında, ne kadar değerliymiş birkaç yıl evvel mesela.şimdi kimse yokmuş.. boş parkta,çocuk ve birkaç kişi banklara oturup izlemişler..çocuk suyun üzerinde bu ses(müzik) ve ışığın(renklerin)- (holoğram)ilk izleyişinde hayranlıkla ağlayışını unutmamış..hikayesi şu imiş gösterinin..su damlacıkları –ilk deniz canlıları-hücreden hayvana ve insana geçiş ve ilerliyor.. ilerliyor dans eden kadın ve erkekle gösteri bitiyor..ilk olduğunda ne gizemli ve kıymetliymiş bu gösteri.çocuk düşünmüş; bir şey ne kadar çok bilinirse, ne kadar ortadaysa o kadar görünmez ve bilinmez oluyormuş..insan açıkta olanı karalıyor ve horluyormuş..çünkü insan hep gizem ve sır peşindeymiş..ortada olana, bedava olana” aa.. bunda bir şey yok” deyip bakmıyormuş bile..kıymet bilmezlik buradan geliyor demek..doğamız böyle demek değil mi?kendimden biliyorum tabii….o yüzden, sır sır deyip merak celbederek kitleleri sürüklemek lazım mış..sırsız olunca kimse bakmıyormuş zaten..o yüzden tasavvuf ehli-eğlencesi tevhid olanlar kendi aralarında eğlenip duruyorlarmış.. çocuk bunu yeni anlamış..

biliyor musun?
artık korkmuyorum sayende
Ve Nur’a niyet ettim
Sen gelmiştin
hani, “sor” demiştin ya
“sor Bana”
“ne sorayım?” demiştim
Nur’u sor “demiştin hani..

”işte soruyorum”
“Nur” nedir?
Sen varsın

Ve ben yokum..

Sen’in öğrettiğini ve Sen’in dilediğini
ancak Sen’den bilebilirim..
Sen’i sonsuzca ve Zamansızca ve Mekansızca….
çok şükrederek ve çok teşekkür ederek, sadece seviyorum..

Sen’i sevmeyi öğrenmeyi seviyorum…yalnız çokk özlüyorum, çok özlüyorum...








Nur Cihan
08.07.2009
nuralem7@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com





30 Haziran 2009 Salı

ŞÜKRED-İ-yorum VE düşü-NÜ-yorum MASALI(2)



















http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/sukrediyorum2.html

ŞÜKRED-İ-yorum VE düşü-NÜ-yorum MASALI(2)

Ey gönül, anlamayanlar, seni üzerler, rahatsız ederler; hatta seni deli, divâne ederler, elini ayağını bağlarlar Sen içi tatlı, özlü bir yemişe benzersin, bu yüzden seni hep kırarlar.
Hz. Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rûmî (k.s.)
****************
Her şeyi “Hak “görenler..beni de Hak gördüğünüz için teşekkür ediyor ve şükrediyorum:)bu arada ben sıkı bir bu arada ben sıkı bir tarafımdır yazmak istedim…hoş gör ya huu başka bir şey, taraf olmak başka değil mi? selamla ve sevgiyle
….……………….
çocuk Mürşid’inden akan Çağrı’ya doğru gidiyordu O’ndan başka her şeye sağır ve kördü..bunu gerçekleştiren yegane şey ise muhabbet-i aşktı tabii..o hep özlediği nin-aradığının; tüm müziklerde duyarım diye umduğunun,yakalamaya çalıştığı ama henüz yakalayamadığının KÜN çağrısı olduğunu idrak etmişti..ve tabii bunun için çok şükrediyor ve teşekkür ediyordu..

evvel yılların birinde, çocuk, seri halinde olan bir kitap dizini okuyordu..ezoterik cinsindenmiş; kitapların yazarı öyle diyordu ve çocuk acaib bir merakla, sabahlara dek okuyordu.ve bir cümle vardı. onun kalbini, belki de bozan..diyordu ki kitapta.. aslında Tevrat’ın ilk cümlesi :” tanrılar dünyayı yarattı”idi..! ”lakin, sonra, haham efendiler, Allah dünyayı yarattı diye değiştirdiler…”işte bu cümle çocuğu çok derinden sarsmıştı.uyuya kaldı düşünürken…bedeni yatakta uyuyordu ama kendisinin değişik versiyonları, değişik hallerde etrafta duruyordu.. biri de yan odada, bilgisayarın başındakine bakıyordu ve ona dokunamadığını görerek(bunun bilincindeydi) buna hayret etmiyordu..biri perdeyi kaldırdı, o ne?gökyüzündeki tüm yıldızlar birleşerek Kelime-i Tevhid i yazmışlardı.. LÂ İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH…ve her yıldız, her bir harfteki ölçü noktasıydı..bilgisayarın başındakini, illa kaldırıp göğe baktırmak isteyen; ne kadar bağırırsa bağırsın, sesini duyuramayacağını anlamıştı ve dokunamamanın acısını hisseden duyguya da sahipti..ve bu hayatta da gerçekti ne yazık ki..(ilim bazen kişiyi sağır ve kör ediyordu ..insanın çok çeşitli tanrıları vardı başta muhakkak şehvet, ilim,makam ve para tanrısı geliyordu..)ve perdeyi açıp bu muazzam manzarayı seyreden; bu güzelliğin etkisi ile sarhoştu……………

Yazar; bu kitaptan sonra, hemen yazacağı kitapla tüm sırları açıklayacağını da eklemişti, o kitabın nihayetinde..ve uzun seneler geçti.o yazar, dediğini asla yapamadı ve adı da hiççç anılmaz oldu.. neden bilemiyoruz tabii(çocuk ona ait tüm kitapları ve o tür benzerlerini, dünyasına, Evvel Zaman-ı İlahi’si girdiğinde, bir daha hiçççç okumamak üzere hayatından çıkarttı..)ve seneler geçti…..çocuğun ders proğramı açıklandı:bir zikri,bir rehberi-hanif bir hamisi vardı ve hak ile batılı ayıracaktı.. ama nasıl?ve sene geçti..zikir tamam olmuştu ve yattığı yerin sağında koskocaman bir Kelime-i Tevhid yazıldı. muazzamdı. aynıydı ve tamam olmuştu..akabinde çocuk, bilmem kaç on şiddetinde depremle sarsıldı..yıkılmadık duvarı –dağılmadık zerresi kalmadı..sandı ki kıyamet koptu ve o öldü..oysa gözü açık yatakta neden diriyim diye korku ve dehşetle bekliyordu..neden ölmedim?korkudan yataktan çıkamıyordu ve örtüyü başının üzerine dek çekip, bildiği tüm duaları okuyarak, ölebilmek için duaya başladı…..işte o vakitten sonra avucuna konan tesbihi (taneleri birbirine düğümle-biatle bağlanmış; A’li ruhların, İmamesi Muhammed olan Tarikat-ı Muhammedi Tesbihi)çekecektiJSabrı deneyimleyecekti yani….başına gelmedik kalmadı..öyle zamanlar oluyordu ki evden çıkmıyordu ve hatta yataktan çıkmıyordu ama belalar gelip maddi manevi onu her şekilde buluyordu..gözünü açamıyordu gözünü..hayatını uyuyarak sürdürmek istiyordu..

işte o yüzden uykularımı Sana hediye ettim biliyorsun..ben çok uyudum..artık Sen varsın..Sen’se hiç uyumuyorsun..Sen dinlen..ben Sen’i, Sen’in kadar olmasa da, Sen’in bana verdiğin kadar düşünebilirim:)ve seneler sonra Mürşid’i tesbihin bittiğini anlattı manada..çocuk, inşallah Tevhid yolcusu idi… artık biliyordu..yılanlı yolun doğrulduğunda Sırat-ı Mustakim olduğunu, Asa‘nın dirildiği yol…

çocuk yeni mekanında, perde takmadan yaşayabileceği alanında, salıncağına uzanarak, sabah yıldızını,güneşin doğuşunu ve bulutları ve göğü seyrederek ,bu yeni haline teşekkür ederek şükrediyordu…artık kendi İsra-gece yürüyüşlerine başlamıştı..bir sufiye hiç yakışmayan bedeni incelmese de, bu tefekkür yürüyüşlerinde düşünceleri inceliyordu ..zaten maksatta fikrimin ince gülüydü değil mi?ve bu saatler süren kilometrelerce yürüyüşlerden, her gün yeni manalarla dönüyordu çocuk ama her zamanki gibi onaylanmak istiyordu.. buna muhtaçtı..

Allah birdir demek kolaydı ve herkes diyebilirdi..oysa maksat Tanrı=İlah birdir O’da Allah tır diyebilmekmiş..ve çocuk bu cümleyi tefekkür ediyordu ne zamandır..Allah bize verdiği tüm isimlere Camii imiş..bir tek bize İlah=Tanrı esmasını vermemiş (başka anlamda manasını bilen varsa, çocuk öğrenmek isterdi)..çünkü Tanrı’lık iddiasında kimse bulunmasın diye..O’nun gibi olunamayacağını bilsinler diye..surete takılıp-O SURETİN ASLINA- manaya perdelenmesinler diye….Allah İnsan’a İnsan’dan tecelli ediyordu…şeytan en büyük ilim sahibi idi ve bildiği halde o asıl manayı idrak edemeyip surete takılmıştı.işte, insanı meydana getiren madde de-unsurlarda kaldığı için de ilk materyalist şeytan imiş çocuk bunu da yeni öğrenişti..şeytan ve cin, Adem’den çok daha ilim sahibi olabilirdi lakin Adem; varlığını, yokluğu ile beraber birleyerek edeble yokluğunu, varlığının önüne geçirmişti..ve o ebediyete nail olmuştu..İNSAN DA DİĞER VARLIKTA OLMAYAN AKLI VE DUYGULARI-HİSLERİ İDRAK ETTİREN ŞUUR VARDI..MUKAYESE EDEREK-ÖLÇÜP BİÇEREK-TEFEKKÜR EDEREK ÜRETİLİYORDU..DOĞUYORLARDI..AMEL-DÜŞÜNCE-FİİL ÇOCUKLARI OLUYORLARDI..BU AMELİ BEDENLER AHİRETİ İNŞA EDİYORLARDI..işte şeytan da,kendisinde olmayan( idraksizlik-şuursuzluk) yüzünden batıl kalıp yokluğa mahkum edilmişti..YANİ FİİLE DÖKECEĞİ BİR HAYIRLI AMELİ OLAMAYACAĞI İÇİN GELECEĞİNİ KURGULAYAMIYORDU..HAK GELDİ BATIL GİTTİ…
******
İZİN-NAME
Gelmiş Hacı Bektaş-i Dede’leri…
Anlat bize nedir Ali’ler?’
Anlatmış, anlatıldığı gibi hayalini…..‘
Doğrudur’ demiş ve gülmüşler…..
Anlatmış Ali’sine Bektaşi’lerini…
O da gülümsemiş tevazu ile; küçük cahiline!!! (22-1-2008)V

e çoçuk Hz. İbrahim’in putları kırışını hayal etti ve en büyük putu kırmayıp elindeki baltayı onun eline tutuşturmasını tefekkür etti..işte, Hz. İbrahim; Tanrı’nın birliğini böyle delille onlara anlatmıştı..bir tek Tanrı vardı ve O, Allah’tı..Fail Allah’tı..Aklı Kül..tüm işler O’ndandı..”Ben kırmadım” dedi Hz. İbrahim.. “O yaptı..tanrınıza sorun..”ama onlar surete=heykele-puta takılıp, anlamına=Canına-Cananına-Ruh-u Muhammediye ye eremediler..oysa; binler yıl sonra, Hz. Muhammed Mustafa’nın omuzlarında en büyük putu kıran, bunun anlamına erdi.işte O, İnsan-ı Kamillere rehber oldu..O,putu kırdığında Tek ile Çok’un aynı olduğunu müşahede etti..ve manasını da..O şahitti..ve şahitlere, rehberlik edendi..hakikat yolcularını Küll-i Muhammediye’ye taşıyan manaydı..çok şükrediyorum ve sonsuza dek salatüsselam sunuyorum..buna layık olmadığım için bu salatı aynı Sen’in yaptığın gibi yine ancak Sen’den diliyorum..ömrümün sonuna dek bu anlam için teşekkür edeceğim..teşekkür edeceğim…yolumun,meşrebimin Nur’una teşekkür edeceğim…..

Haybabam ağır hastaydı ve aldığı ilaçlardan başını kaldıramıyordu..çocuk onu ziyarete gittiğinde; sabahladıklarında, sabahın son demlerinde yeni düşüncelerini ona anlatırdı..işte şimdi ona Tanrı’yı birlemeyi sordu..çocuk dır dır anlatıyordu:”bak,beni iyi dinle olur mu?hatalarımı söyle, tamam mı?””tamam” dedi babası..”anlat..””La ilahe” aslında dişiliği anlatıyor yani çokluk.. tanrılar yok demek ya? hani aslında, içinde cevabı da var..”tanrılar yok. tek Tanrı var O’ da Allah” değil mi?Haybabam onaylıyor..çocuk devam ediyordu..İnsan-ı Kamil’in manasını tefekkür etmişti çocuk ve çok acı bulmuştu..onu anlattı..anlattı..Babaerenler onayladı..ve arada hüzünle, maalesef- maalesef, evet, doğru diyordu..çocuk, o zaman hiçbir şeyden habersiz yaşamak daha mı doğru? dedi…hayır değil, olur mu? dedi Haybabam..O, malesefleri, aslında İnsan-ı Kamil’i idrak edemeyen zihinler için söylüyormuş çocuk şimdi anladı..evet ne acı maalesef..çocuğun Rehberi de anlatmıştı..insanların yüzde doksanı bu manaya eremeden göçüyordu..maalesef…çocuk İnsan-ı Kamili bulup, o gönüle ermeyi sordu ve onda birlenmeyi onda yok olmayı ve onda tekamülü ..çıkan sonuç dehşetti..(çünkü sorularının içinde cevapları vardı..sordukça fark ediyordu..cümlelerin içinde- kelimelerin içinde –harflerinin içinde manaların anlamları hatta suretleri vardı..mesela bir kelime hakkında koca bir kitap yazılsa; aslında, o kelimenin içinde tüm kitap ve fazlası ve minicik manası ve birde resmi vardı.. ne ilginçti..)

çocuk bunu-İnsan-ı Kamil’i ilk tefekküre şöyle başlamıştı.Evvel Zaman’ı ne zaman ziyarete gitse, dönüşte kapıdan çıkıyor ve orada bir eşyasını unuttuğu için geri dönmek zorunda kalıyordu..ve yukarı çıktığında Evvel Zaman’ı elinde hep aynı fotoğrafla …buluyordu..bu çocuğa çok ilginç geliyordu ve o fotoğrafı istedi çünkü O’nun sevdiği o şeyi çocukta severdi.kural böyle değil mi zaten?tamam dediler ama çocuk onları ayırmaya kıyamadı.. daha sonra alırım olur mu? dedi..Evvel Zaman bu alemden göç edince; törenine katıldığı gün, çocuk yine unuttuğu eşyası için geri döndü ve eşyasını alırken o fotoğrafı gördü.. anladı neden geri döndürüldüğünü.. ve onu istedi “tamam, o zaten senindi” dediler “”al ..senin olsun..”şimdi bu resim tüm kütüphanesini kokulara boğarak sık sık çocuğun buseleriyle- gözyaşları ile ıslanıyormuş..işte Nergis Çiçeği hikayesi ile olayı birleştiren çocuk daha derinlere dalmıştı..

çocuk Haybabam’a anlattı.O’da şöyle dedi:” çoğunluk Vahdet-i Vücudu yanlış anladılar..onu madde vücudu sandılar. işte orada kaydılar..o yüzden” dedi “anlayamadılar..yokluğu- vücudsuzluğu kavrayamadılar..”çocuk:” peki neden “dedi “bu dünya?”:”çünkü, Allah, dünya mamur olsun istedi.. devamlı inşa lazım ve tamir.. tekamül etsin insanlar, daha iyi yaşasın ..düzen böyle..öyle diledi..ve icatlar hep yeni teknoloji filan..bunlar hep İnsan-ı Kamil (inşaAllah-maşaAllah)Allah’ın Eli ile O’nun düşüncesinden yayılan ile oluyor..maalesef anlayan yok..ben yaptım,ben düşündüm,ben icat ettim sanıyorlar”..

ve çocuk Rehber’inin sözlerini hatırladı..demişti ki başlangıçta tek bir Tanrı vardı. başka varlık yoktu. OL dedi..yarattı..ve Allah verdiğini asla geri almaz.O, çok cömerttir..insan ezeli değildir ama insan ebedidir..Allahlıdır..burası için hz. Arabi den bir pasaj yazmak isterdim bu düşünceyi bende ilk uyandıran o olduğu için ama yazmayacağım..:)ona teşekkür ediyorum.. hayatıma yön verenlerden ve hükmedenlerden olduğu için çokkk şükrediyorum…..

Beyt-i Mamur’u anlattı Rehber’i..imar edilmiş-tamir edilmiş- ömürlendirilmiş ev demektir dedi..çocuk latif gönlünü andı..camdan can kırıklarının mürşidinin nasıl tamir ettiğini..ve mimarı ve ömürlendirilmişi..(ömürlendirilmiş ve devamlı tamir edilen bir şey sonlu olabilir mi?) ve dünyayı ve arş-ı ve gönlü..hepsi bir ve aynı idi.. sadece, derece derece yorumları farklıydı ve sahibi aslında daima bir kişiydi..gönül kimi seviyorsa güzel o.. yani O.. bir de O tek de, tekamül şarttı..dağılmadan-parçalanmadan…er kişi gibi teklikte..dişi-çoklukta değil..EV lere KAPI larından giriniz ayetini hatırladı çocuk..ama mana aslında bir bütün dü..ev kelimesi mesela dişiydi ve kapı kelimesi ise eril di..sonsuz anlamından bir anlamda buydu belkide..

çocuk babasına inciri anlattı.. aslında incir tekti ve açınca sonsuz incirdi ..zeytini anlattı. tek ti ama çekirdeğinde sonsuz zeytindi.. “evet” dedi babası “doğru.”yani burası çok zordu ama ancak böyle düşününce anlaşılabiliyordu. başka çare yoktu ki..vahdette kesret- kesrette vahdet sanırım..ve İnsan-ı Kamil’i bu örnekle uyarladı çocuk..onlarda TEK ti ama aslında ÇOKtular…ve “ashabım yıldızlar gibidir, hangisine tutunursanız kurtulursunuz diyen Hz. Peygamber vardı.” Beni, tüm sevdiklerinizden daha çok sevmedikçe Allah’a ulaşamazsınız demişti”..”Beni gören,O’nu gördü”demişti.. ve “müminler, müminleri sevmedikçe, cennetin kokusunu bile alamazlar “da demişti..bu da aynı manayı anlatıyordu..ve çocuk devam etti..mesnevi hocasından duymuştu ki Hz. Resul ile peygamberlik kemale ermişti ve insan-ı kamillikte ..kimse ondan daha kemal olamazdı ama o cömertti ve manasının tezahürü olan ümmetiyle birdi ..ümmetim ümmetim dediği kimdi değil mi?ince gül manası…her yıldız aslında bir güneştir unutmamak lazım değil mi?sadece o daha uzaktan gözükür..her gün doğan yeni bir güneştir ve her nefeste tazelenen hayata nefes alan bizler, her dem yeni doğan fikir –düşünce- şuur güneşlerimizle dünyamızı aydınlatmaz mıyız?kimse bir başkasını ne anlayabilir ne çözebilir..herkes kendindeki manaya ancak yolculuk edebilirmiş..çünkü başkasını öğrenmeye değil kendimizi keşfetmeye gelmişiz..anladığı- idrak ettiği aslında kendisinde yeni açılan farkındalıklarıymış ve bu çok şükredilecek yegane rızıkmış ..daha yakin olmak..teşekkür ediyorum..çokkk teşekkür ediyorum..
geçen Haybabam’ın tasavvuf dersine gelen Mevlevi dedesi; aynı vakit şunları anlatmış Fetih Suresi mealinde..Allah Allahlığını kimseye vermez.. ne de Hz. Peygamber Peygamberliğini verir..kimse Allah olamaz.. ben O’yum diyemez..sadece yakin kılınır.yakiin kılınmak demek; O, olmak değildir..O’dan gayrı değilsin evet ama O’ da değilsin..O’nun gibi düşünemezsin.sadece sana verdiği esmalar ile bildirdiği kadar. hatta nasibinde olan açılım kadar …çünkü Hz. Peygamber bile bunu demedi..biz ondan daha akıllı değiliz.. daha Müslüman değiliz.. O’nu asla geçemeyiz.bu yol edeb yoludur..O, kulluğu seçti, Allahlığı değil..biz yaratılmışız ..kuluz. Hz. peygamber bir kul gibi düşünebilmeyi bize öğretti.. bizde O’nun gibi olabilmek için yolunda gitmeliyiz.yapamasak ta niyetinde, gayretinde olmalıyız demişti.HER ŞEY HAK’TI AMA BU MANA HAK’KIN NAZARINDAYDI..biz kulduk ve hak ve batıl bizim içindi..Hz. Peygamber; hak kı batıl dan ayırmak için gelmemiş miydi ki?onca acıyı neden yaşadı peki?.ve namaz mesela yada diğer ibadetler ikilikte –çoklukta ancak olurdu..VARLIĞIN ZATEN KENDİSİ ÇOKLUKTU..tek.. neye –kime namaz kılsın ki.. neden?tek kime ibadet eder ki?.ve Allah’ın bizim ne namazımıza ne ibadetimize ihtiyacı varmış o bizim takvamıza-güzel ahlakımıza bakarmış..kılan kendine kıldı.O’na değil ki…anlamak lazım..insan zaten çokluk kelimesinden geliyormuş..ne tekliği..o mana anlamak için..TEK lik her an kalıp o halde yaşamak için değilmiş..insan tek olmaya nasıl dayanabilir ki?bu mertebe zaten en hızla geçirilen mertebeymiş.. her an yaşamak için, hiç olur mu?yaşarsın ve geçersin..takılmazsın..Allah, bizden bu dünyada hakkı ile yaşamamızdan başka bir şey istemiyor ki?günah işleyin, ben yine de affederim diyor..siz şirktesiniz demiyor ki..çevir gözlerini bak, yine çevir bak,yine bak eksik var mı ?(seni muhatab aldım beni sorgula –düşün-benimle ol-aklın fikrin bende olsun)diyor..bu mamur edilmiş düzeni fark edelim, ne kıymetli sevgilileriz anlayalım, bize duyduğu aşk-ı muhabbeti bilelim istiyor….sana mavi boncuk verdim ..mavi boncuğunu bul ..ey mavi boncuğunu bulan kimse.. benim gönlüm sende diyor:)

ve çocuk kulluğu düşündü ..Babasına anlattı.İnsan-ı Kamiller gerçek kullardı ve Tanrı’nın hizmetkarlarıydılar..Hakikat-i Muhammedi hizmetkarlarıydılar..bir mürşid aslında müridinin tek hizmetkarıydı..bu inanılmaz hüzünlüydü..müridin geçtiği tüm yolları bilen tek kişi mürşidi idi ve onu korumak da onun vazifesiydi..aklı, fikri ve gönlü hep rabıta halinde olmalıydı..çünkü rabıtayı aslında kuran mürşidiydi..müridin nesi vardı ki bilsin?o tenezül edilendi..aşağı eğilinen..hizmet edilen.. bir yolcu daha başarsın diye yoluna kurban olunandı.ama hizmet hakikatte Hak’ka idi..bunu idrak eden bir kişi ancak gerçek kul ve hizmetkar olabiliyordu değil mi?maalesef dedi Haybabam..ve çocuk, Evvel Zaman’a sorduğu bir soruya, verdiği cevabı hatırladı..bir kişi gelir-sonra başka biri daha gelir ve sonra yenileri her birinde, sırttaki yük artar ve omuzlar çöker demişti Dost’u..ve bunları anlatırken sırtını geriye verip omuzlarını tüm halsizliği ile çökertmişti…çocuk o günden sonra belki de O’na hiçbir derdini anlatmadı yada anlatmadığını sandı..çünkü, O, çoktan çocuğun derdini dertlenmişti…


ve Allah ın sisteminde duyguya yer yok muş evet ama Allah ın duygusu- hissi olduğunu tefekkür etiği Hakikat-i Muhammediyet’te saf his ve saf duygu hakimmiş..o yüzden rahim –koruyan-şefkatli- merhametli ve müminlere karşı ÇOK HARİS miş..Allah herkesin Allah ı ama Hz.Muhammed herkesin Peygamberi değil miş..bazı kişilerin Hz. Muhammed’in adını neden ağızlarına alamadıklarını yeni öğrenmiş çocuk. o ağızlar kendilerine bu ismi yakıştıramadıklarından değil, Hz. Allah, Habib’inin ismini o ağızlara yakıştıramadığından mış bu..ve bu hislerin- muhabbetin –duygusallığın en zirvesiymiş..O, herkesin helali değil miş..ve bunu anladığı için her gün ne kadar şükredip teşekkür etse yetmeyeceğini bilerek sonsuzca şükürler diliyormuş…


işte böyle sürüp gidiyor ve düşünceler hiç bitmek bilmiyor..bunları düşünebildiğim için çok şükrediyor ve çokkk teşekkür ediyorum..ya bunlardan bihaber olsaydım hala..eksik kalır mıydım??yooo hayır..Yaratan, bir kişiye vermediği manadan hesaba çekmiyormuş ki..ama verdiğini açmayan-düşünmeyen, onu fiile geçirmeyenden hesabını alıyormuş tabii..çocuk bunları yazarak fiile geçirdiğini sanıyormuş..sonra onlar zuhur ediyorlarmış nasılsa her şey gibi…yada çocuk öyle sanıyor ve kendisini kandırıyor-oyalanıyormuş..

sevdiğim, bak! ne anladım;
sen kelamsın,sen söz,sen ritim,sen ahenk,sen müzik
ve senin ahenkli sözünden, dalga dalga yayılan, o sesin zuhuruydu nur-ışık
karanlığı yaran, senin kelamının ahenkli salınışıydı o
ve sen kelamsın.. ben, senden yayılan ışık
öğretemem, sen anla ve benim kadar yüksel diyorsun tevazuu gösteriyorsun
oysa sonuna dek eğilen, aşağıların aşağısına uzanan bu kelam kimin?
Seni dünden ve bugünden ve yarından daha çok seviyorum
Çokkk şükrediyor ve teşekkür ediyorum



…………………………………….
5. MEKTUPAnkâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların beşincisidir.
http://umutrehberi.wordpress.com/2009/06/20/5-mektup/
Nur cihan…

29 Haziran 2009 Pazartesi

ŞÜKRED-İ-yorum VE düşü-NÜ-yorum MASALI -1-




ŞÜKRED-İ-yorum VE düşü-NÜ-yorum MASALI

Kapı’nın içindeki Latif sultan:sizi Nakşi yapalım?Kapı’nın dışındaki:ben Mevlevi olmak istiyorum(bildiği tek şey elbiselerinin çok güzel olduğu ve onlar gibi giyinmeyi çokkk sevdiğiydi)Kapı’nın içindeki:”Ali Amca’nın ek kontenjanından birkaç kişiye yeri vardır..artık rüyalarınızı onunla beraber göreceksiniz..…….

Latif Sultan:”bu nasıl olur?..o, rüyalarında Sıdretül Münteha’ya dek çıkıyor ..”Ali Sultan:”oluyor….evet…..”
……….

Ve Latif Sultan, çocuğun rüya defterini gülerek, sevgi ile öperek alnına koydu..dedi ki:”bunun içinde, başından sonuna her şey var..temize çekeceksiniz değil mi?bu, basılsa kitap olur..”
…….
Zaman:”rüyalarını( masallarını işaret ederek) bunun gibi yaz….”

Sizin için ..Siz den Siz e….sadece Siz e……..Siz den…..Sen den….Sana…


Herkesin içinde yaşadığı zaman kendi ahir zamanı imiş ya hani;işte bu masalın çocuğu da, Ahir Zaman’ın içinde yaşarmış vesselam….çocuk düşlerini yazmakta serbestmiş..o da, bu masalda, nü-çıplak yorum yazmak istemiş..sınırlarını bilebilmek adına;küçüklüğünde çok sevdiği gibi,evin terasının, ince duvar çevrimlerinde ipe tutunarak gezindiği gibi ..düşmekle kalmak arası yani…

Not:tam 6 sayfa nü-yorum yazmıştım bir tıkladım buraya dek silinmişti..demek ki düşme bölümü oldu. şimdi kalan sağlara geçelim:)

hayatta bunca senedir yaşayan ve hiç şükretmeyen biri olarak nelere şükredeceğimi merak ettim..ve bunu düşündüm..beni ne alakadar ediyormuş, ne mutlu ediyormuş ve neye şükrediyormuşum bilerek şükrümün masalını yazmak istedim ki işe yarasın..

Mürşid’i, manada, tesbihin ve sabrın anlamını anlattığı hafta, çocuğun hayatı değişmeye başladı..29 mayıs İstanbul’un Fethinde’yse, Haremeyn’in Fetih Kapısı’nın içini bekleyen Efendisiydi ..ve uyandı şaşkın düşünüyordu.görüntü devam ediyordu.. Kapı’ya gelen Efendisi, gülerek neşeyle çocuğa el yapımı kırık beyaz fermanname rulosunu uzattı… çocuk ruloyu açtı, sayfa boş ve bembeyazdı... ve dedi ki Nazargah-ı İlahi=Tanrı’nın bakış yeri gülerek:” biz mevleviyiz.”

gerçekten mi?çok teşekkür ediyorum ve şükrediyorum..hayalde olsa muhteşem..benim için bu bile yeter..

ve gece Haybabam’ın tasavvuf sınıfına; 2 sene evvel onları Konya’ya götüren Mevlevi Dedesi teşrif etmiş..sohbete Fetih ayeti ile başlamış..o Mübarek Belde’nin nasıl Emin ve Korunmuş olduğunu, girenin selametini anlatmaya başlamış ve çocuk kalbindeki kahkahayı ilk kez hissederek ufak bir çığlık atmış ,neşeden.. eli ile ağzını kapatarak sevinç gözyaşlarını silmiş..zira Dede’den konuşan Makam-ı İrşad’ı imiş yine ve sorularına cevap gelmiş…ve sohbet bitince Mevlevi dedesine sarılarak teşekkür etmiş..Dede:”sizin şiirleriniz vardı. bana onları hala yollamadınız. yollarsanız düzelteceğim ..daha doğru usulde yazmış olursunuz, yollayın olur mu? Bekliyorum” demiş.. 2 sene sonra ilk kez karşılaştığının bu tenezzülü için “teşekür ediyor ve şükrediyorum..…”


Ve çocuk mağarasından taşınıyordu..ona ev bulunmuştu..tabii ki, yine, o ,seçme hakkına sahip değildi.Mürşidi ne gelirse eyvallah diyeceksin-itiraz yok demişti..çocuk bu ilk bahtına çıkana eyvallah demek üzere yola çıkmıştı ..başka ev bile görmek istemeyecekti-harabe bile olsa eyvallahtı cevabı ve bir şey yapamanın acziyeti ile ağlayarak yürüyordu..parkın kenar süsü bitkisinin üzerine konmuş olan kırmızı gülü uzattı, annesine.. bak yine aynısı dedi..gülümsedi, aldı..ortadaki açmış güle ve iki yanındaki açmak üzere olan güllere baktı..üç gül ama aslında bir güldü, tek saptaydılar ..avucunda nazikçe sıkıp gülü öptü çocuk ve göğsüne koydu..daha çok ağlamaya başladı.. yanlız değildi, anladı..evi görünce şaşırdı. Bu ev eskiden hep oturmak istediği evdi..bir türlü nasip olmamıştı..17 senedir değiştireceği 5.evdi bu..hurma kutusunun sonsuz anlamından ilk mana tezahürüydü anladı çocuk..adı gül dü evin ..dairesi ve no su ayrı ayrı 5 di..ve katı ile no su aynı manada 2 idi..ve A idi..bu kadarı fazla bana dedi ..içine girdi..kusurlar vardı..yapılacak dediler.yapılmasa da:” tamam, beğendim” dedi ve ev tutuldu…her zaman olduğu gibi hayatı ile ilgili hiçbir şeye hüküm veremiyordu..ona bu kadar yüksek estetik seçim hayali veren ,nedense, bu yetisini ona hiç kullandırmıyordu..neden demeyecekti artık, çünkü önemsizdi…

Mağarasındaki son geceyi uyumadan geçirmek istedi..tam üç senedir bir kere tülünü bile açmadığı-tel no sunu ezberlemediği-zerre sevemediği bu mahremiyetsiz ev ona ne kazandırmıştı ne kaybettirmişti..sabaha dek müzik dinledi..düşündü çok ağladı..ağlama yasağını bu sefer delebilirdi..

bu mağarada gerçek ailesini bulmuştu..gerçek dostlarını..


bu evde yaşayıp yaşayamayacağına karar vermek için bir gece kalmaya karar vermişti..işte o ilk gece, hep korktuğu için giremediği o, boğazın derin mavi sularına girebilmiş ve can havli ile yüzmüşü..çok yorulup kenara tutunmuştu ama olsun, sonuçta denize girmişti..sabah bu rüyanın hatırına evde kalmaya karar vermişti bile..ve gerçekten de Evvel Zaman’la bu evde samimi olmuştu..O, çocuğu son zamanlarında telefonla hep arardı ve ince bir muziplikle:” vaziyetler nasıl evladım” derdi..LatifAli Sultanları bu evde hayatına zuhura çıkıp, yön vermeye başladılar..gerçek mana ailesini bu evde keşfetmeye başladı..böyle de bir ailenin olduğunu ve onları bulmak lazım geldiğini öğrendi..imtihanlar ne derece şiddetli olursa olsun daima korunup gözetildiğini bu evde öğrendi çocuk..öylesine korunmasız ve mahremiyetsiz bir evdi ki inanılmazdı…ama hiçbir sorun çıkmamıştı..çocuğun imtihanı nefsine yönelikti..mesela, bunu idrak etmişti..çok ağır bir nefsi imtihandı..burnunu kaf dağından yere sürtmüştülerdi..ama insan çok nankör. Hemen, yeni ve güzel ile eskiyi unutuyordu..çocuk sabaha dek uyumadı ve olan biten her şeyi düşündü durdu..bu evde muazzam şeyler yaşamıştı..viranesinde hazine saklanmıştı ve o hazine bu evden zamanın A’li Emanetçisi’ne verilmişti..anlamını hiç bilmediği ve hiç öğrenemeyeceği belki de..geldiği gibi sessiz..çocuk.Hz. Niyazi Mısri’de bir şey okumuştu, anlayamadığı..her karında bir kalp vardır cümlesiydi bu..işte hazinelerin huzurla açılan o dairesel ritmi bu karınlara gömülüyordu..ve emanetçide onu oradan aynı dairesel işlemle alıyordu..ne garip değil mi?

hayalinde Makam-ı İrşad ı evi teftiş etmişti ve hüküm verilmişti tabii…..
Hıdrellez de bu gece Hızır’da gelsin inşallah diye masalını asmıştı ya hani çocuk..işte o gece Makam-ı Hızır en lezzetli yemeklerden daha lezzetli bir busegah olarak teşrif ettiler..ayakları yerden kesip bulutları aciz bırakan…hımmmm..


ev çok küçüktü ve sofra örtüsünde ekmekler mayalayıp pişiriyordu..ateşsiz hem de.kendiliğinden. ve üst kattan başına topraklar saçılıyordu çiçeklikten..

ve ona tesbihin manasını-sabrı anlatmıştı.imtihanın bitti dedi çocuğa.şükrediyordu çok çok teşekkür ediyordu.hane ancak, o saraya padişah konduğunda mamur olurdu ,bunu biliyordu artık..o yüzden davet ediyordu…birde, şu manayı idrak etmişti burada.bir padişah asla başkasının evinde- otağında kalmazdı ki..önden giden heyet orada onun için bir otağ kurar sarayının benzerini yaparlardı..insan padişahı bile bunu yapıyorken Yaratan hiç kul yapısına gelir miydi ..O’nun geldiği, kendinin önden yolladığı Arş-ı Rahman olan gönlüydü..o deniz kendisinden başkası değildi..ama yaratılmıştı..onu bir Yaratan vardı..


bela ve şer sandığı aslında o güzelliğin muhafazası içindi, çocuk bunu çoktan anlamıştı..anlamış olmak ne yazık ki yetmiyordu..hayata geçirmek çok zordu..düşünmek çok kolaydı –yazmakta çok kolaydı ama fiile geçirmek en ağır olanıydı..ve düşünmek amele dönüşmedikten sonra zerre önemsizdi.. öğrenmişti..

“Gayb” a imanı öğrenmişti bu evde bir kere..”bilmediğine –Gayb’a” iman edince ve bunu hale dökünce; O Şey, zuhur ediyordu..çünkü siz bildiğinizle amel edin ben size bilmediğinizi öğretirim demişti Yaratan..ve “Gayb bilinir olunca küfür ve iman bir oluyordu..”her şey ortadaydı ve bizler bu kadar sade ve açık net olanı göremiyorduk..görsek bile idrak edemiyorduk ne muazzam bir proğram.. acaip ötesi..ve unutmak muhteşem bir şey..olağanüstü..unutmak üstüne çok düşünmek lazım belki de..ya unutamasaydık..dayanamazdık ki..

işte çocuk her zaman olduğu gibi geçmişi kaydetmiyordu..o aslında hayatında onu üzen –ilgi duymadığı her şeyi reddediyordu..sadece bir konuda çok başarısızdı..ve bu onu sinir küpü yapıyordu..ama onu vakti gelince mürşidi düzeltecekti biliyordu..vakit henüz hamdı..çünkü çocuk büyümek istemiyordu..O’ndan ayrılacağım korkusu ile asla da büyümeyecekti…çocuk bu evde İnsan-ı Kamil ne demek onu öğrenmişti..bu mağara sanki onun imtihanı için yapılmıştı ve o gelip yaşasın diye hep beklemişti..ama ardında bıraktığı mağara bundan sonra her gelen için mübarek bir yuva olacaktı..buna iman ediyordu..içine öyle bir his vardı nedense..”içinden geçtiğim bu mağaraya teşekkür ediyorum ve şükrediyorum..en dibe vurduğum zamanlarda en tepelerde beni dolandırdığı için..beni viranesinde gözlerden-gönüllerden muhafaza edip koruduğu için teşekkür diyorum…”


ve ev taşınırken yine başka yerde beklemeliydi..ve yolunun üzerindeki bir fakültede olan konferansa katıldı çocuk..orada hep akademisyenler ve talebeleri vardı..tek, tebay-ı cahil-ü cühela belki de çocuktu..madde ve mana ilminde yetkin ve dünyada bu makamı işgal eden “nadir prof. Zat”; soru sormak isteyen var mı? dedi..çocuk el kaldırdı..izin verildi..soru:”biliyorsunuz ki Kamil Zatlar halen var ve ehli bunları, sizin bildiğiniz gibi biliyor..ve sizin okulun mezunları, bizi –çocuklarımızı manen eğitiyorlar..yetkin sizsiniz…ama tasavvufun üzerinde tasarruf edenlerle yan yana geldiklerinde cazibe onlarda.. madde ilmi çok yetersiz ve bu çok belli oluyor..neden onları okulunuza davet edip öğrencilerinize hal yükletmiyorsunuz :)?”

salonda soğuk bir uğultu esti gibi oldu..ama konuşmacı zevkten mest, iki elini yanlara açarak sevinçle, en yumuşak hali ile güldü çocuğa ..O,ince bir iltifatla güven verdi..ve güzel sözler söyledi..anlattı en akademik lisanla ve çocuk hiççç anlamadı tabii:)ve önünde az evvel okuduğu, bir evvel zaman imamlarından birinin yazdıklarını açtı yine..” işte” dedi” demin ,aynını, buradan size okudum bende..O’da bunu anlatıyor..”zaten çocuk bir O’nu iyi anlamıştı da soruyu öyle sorabilmişti değil mi?”buna kanunlar müsaade etmiyor ..izin yok…”dedi zat-ı muhterem..aslında çocuğun anladığı ve anlatamadığı anlam şu idi..neden madde ilmine sahip din alimleri ehli tasarrufu bu kadar incitmişlerdi ve onların gönüllerinden bu kadar uzakta kalmışlardı..evet, boyları kadar kitap yazabiliyorlardı ama manasının açılmasına izin verilmiyordu ..çünkü manayı reddeden- ben bilirim ucubuna kapılmışlardı..bu ucub denen kibir cinsi sadece alimlere özelmiş, öyle duymuştu çocuk..tabii bu genelleme..özeller vardı; aynı konferansı yöneten zat gibi mesela..
Ve çocuk bekledi..eve dönüyordu..ama hala çok sinirli ve öfkeliydi..eskisinden daha hırçındı ve kavgacı..inanılmaz korkunç bir yaratık olmuştu bence..hani iyi huylu olacaktı,hani sakinlik huzur ve dinginlik..sufiye hiç benzemiyordu..hele seyr-ü sefer yapan o sessiz dervişlerle zaten hiç alakası yoktu..acaba ek kontenjandan olduğu için mi bu kadar sakildi anlayamıyordu ki..burada safi celal vardı safi celal..nerede bizim cemal yahuuuu!!!beraber bir dağa gitmeliyiz ve avazımızın çıktığı kadar, sesimiz kısılana dek günlerce bağırmalıyız bence(ben dedim yine ve hala istiyorum:)hayatında hiç küfretmemişti..çocukken çok isterdi kızdıklarına küfredebilmek ama ne yazık ki küfredemiyordu..o dağda; sen, benim yerime de küfredilmesi gerekenlere söğersin olur mu?(ben yinede küfretmek istemiyorum, lütfen:)

hala hiç kimseyi istemiyordu çocuk sadece o olmalıydı..kendisinden bile nefret eder olmuştu..sadece iyi huylu-sakin ve edebli olabilmek istiyordu..kendisine çok yabancıydı..çok acaib bir histi bu..kendinden kurtulamadığı için daha çok sinirleniyordu işte..binanın girişindeki kırmızı güller yoluna serpilmişti..ağlayan çocuk buna hüzünle gülümsedi..teşekkür etti.bir kaç gün fırtına esti ve çocuk seccade çok şükrederek çok ağladı..ağlaması yasaktı lakin o kontrolünü yitirmişti..bu evde çok mutlu olacağına, çok güleceğine yaratanına söz verdi..başaracağım dedi başaracağım..


padişahların cülüs şenliklerinde dağıtılan akide şekerlerinden kırmızı renklileri en çok severdi..çünkü kırmızı akide şekeri hazzı anlatıyordu çocuk için..hazzın tanımı, çocuk için; acının ve tatlının eşit karışımının tadı idi..iki denizin birliği gibi..tuhaf bir zevk..bağımlılık cinsinden ..ne acısız tek oluyordu, ne de tatlısız değil mi?denge ..lezzet..farkındalık..seviyeler…ayarlar…kontrolsuz kontrol misali..otomatik yönetim..

Ve çocuk geceleri yürümeye karar verdi..onun tek sevdiği şey yalnızlık ve düşünebilmekti..sıcağa dayanamazdı ve yeni evi muhteşem esiyordu..yaşam alanları sadece sabah güneşi alıyordu tam sevdiği gibi…zaten çocuğun güneşi gönlündeydi gerek yoktu..çocuk bu yürüyüşlerde hiç birleştiremediği düşüncelerini kıvama gelmiş buldu ve hayret etti..

Bu bölüm tehlikeliydi belki de öyle olması lazımdı..bu yolda insana en az 40 kişi kafir demeliymiş ya, öyle duymuştu çocuk.o, çok aceleci olduğu için; bu masalla, birkaç yüz kişiden dinden çıkmış-perdeli-şirkte yaftası yiyeceğinin eminliği ile şımarmıştı bile hafiften..


İlk yazmaya başladığında evden hiç çıkmıyordu ,yazdıklarının anlamının dehşetinden hem korkuyor hem de haddini bilmezliğinden utanıyordu-ağlıyordu..Ali’si demişti ki ona:”sizi anlayamayacaklar..diyecekler ki; o, iki tane şey okudu-duydu şımardı-yoldan çıktı-dinden çıktı..aklını yitirdi.sizi çok az kişi bilip anlayacak..”böyle şeyler umurunda bile olmayan çocuk ağlayarak:”beni sadece Siz anlayın .başka kimse anlamasın” demişti Evvel Zaman’a..ve şimdi ona lütfedilen nimetin ne büyük tenezzül olduğunu biliyordu..o, Mana Padişahlarına masal yazıyordu..ve lütfediyorlardı..çocuk neden ben diye çok acı çekmişti..onun ne diplomaları, ne ilmi vardı..ne de öyle izinsiz çekip durduğu esmaları..ne fazla bir ibadeti..bu utanç veriyordu..etrafına bakıyordu..sabahtan akşama dek izinsiz ,nerde ne bulursa çekip -okuyanlara bakıyordu.inanılmaz riyazatlar yapıyorlardı .(sonrada çekiyorlardı tabii. geçen bir rehber şunu anlattı..izinsiz esma sadece negatif enerjilerin işine yarar..”ancak, bir mürşid esma verdiğinde, onun nur unu da beraber verir ve hakiki anlamı açılabilir.. “eğer bir mürşidiniz yoksa, normal ibadetlerin dışında esmalara filan girmeyiniz. dikkat ediniz diye uyarmıştı onları.).camii camii ,türbe türbe gezenlere bakıyordu..(çocuğun şu sıra türbelere gitmesi yasaktı ya belki kıskanıyordur)tüm ilimleri yalayıp yutmuşlara bakıyordu ve onların onca ilimle hala her duydukları rüzgara doğru yön değiştirişine hayretle bakıyordu çocuk hayretle (iman bu kadar kolay mı yön değiştiriyordu.)

bu tenezzülü bir türlü anlayamıyordu..hak etmiyorum düşüncesi onu mahvediyordu..ama hak etmiyorum demesi bile artık yasaklanmıştı..çünkü kim hak ediyordu ki?....kimse.. evet hiç kimse bir haltı hak etmiyordu..çünkü yoktular ki hak etsinler..neyimiz var ki?.. ne diyebilirdik ki..hiç bir şeyimiz..biz yaratılmış tık ve rızkımızda tayin edilmişti ne bir zerre fazla ne eksik.. ne verilmişse o..kimse bir şey yapamazdı.çünkü var bildiğimiz her şey yaratılmıştı..
yaratan bir tek olan Tanrı’ydı..işte Tanrı’yı birlemek en zoruydu..

Şükredebilmem için devam edebilmeye şükrediyor ve teşekkür ediyorum





Nur Cihan24.06.2009nuralem7@hotmail.com

4 Haziran 2009 Perşembe

GÜZELLEME






















GÜZELLEME
03-Haziran-2009

BİR VAR mış
BİR YOK muş
EVVEL ZAMAN içinde
AHİR ZAMAN içinde
bir çocuk varmış....

Hz. İnsan Ali Ulvi Kurucu için
siz güzeldiniz
hem de çok güzel
bizler sizi bilemedik
sizle güzelleşemedik
ama siz hep güzeldiniz

bizi sizle güzelleştirdiniz efendim
hiçbir şey için geç değildir
hoş geldiniz efendim
……………………………………..

Hz. İnsan Latif Baltutan için
bir latif sultan tanıdım
bir konsey azası tanıdım
bir mor giysiler içinde heybet tanıdım
bir nurdan ulu bir sütun tanıdım
bir latif dost tanıdım
bir konuşma arkadaşı tanıdım
bir sır tanıdım
bir sırdaş tanıdım
bir mühürlü ağız nasıl olur tanıdım
bir sırlanmış peygamber manalı adam tanıdım
bir a'li dosta aşık aşk nasıl olur tanıdım
bir asıl bir de o nun gölgesini tanıdım
bir aşkın nasıl kendisini aşkında yok ettiğini tanıdım
bir yok oluşu seyredip o yokluğa
bir a'li nin kendisini yok edişini tanıdım
bir rahmanın nefesini tanıdım
bir bir yok olanların hepsinin o
bir nefesde var olduğunu tanıdım
……………………………..

Hz. İnsan Ali Öztaylan için
BİR A'Lİ TANIDIM
bir gönül tanıdım
bir ruh tanıdım
bir güzel tanıdım
bir ilahi nefes tanıdım
bir seher rüzgarı tanıdım
bir inci den gözyaşı tanıdım
bir baba tanıdım
bir zaman tanıdım
bir cemal tanıdım
bir celal tanıdım
bir cemal tanıdım
bir damla tanıdım
bir derya tanıdım
bir lütuf tanıdım
bir sultan tanıdım
bir bir i tanıdım
bir mana tanıdım
bir anlam tanıdım
bir cevab tanıdım
…………………

HZ. MURAD-I AŞK-I için
simsiyahtı perdeler
ve aşkın rengi mora bulanmıştı
huzmeleri erguvani gülüyordu
ve bir tutamcık lacivert-mavi ydi
sen kapıda bir anlık duran “nur” dun, bir anlık
ben, musikinin derinliğinden anlayamazdım
renklerle oyalandım-seni düşündüm
rengarenktim
ve simsiyahtı perde
sen “bembeyaz ışıktın” yine bir an, kapıda
siyah perdeye indi bir defalık saf mavilik
Ve sonra yine yol yol değişti ışıklar, yeşilin tonlarında
gülümsedim ve bazen ağladım
ben musikiden hiç anlamazdım
senin rengine
işte bugün, ben böyle bulandım
teşekkür ediyorum..(1-6-2009)
………………………….
Anahtarcılar için
1 haziran 2008


Bismillahirrahmanirrahim

1, 2- Rahman Kur’an-ı öğretti.
3- İnsanı yarattı.
4- Ona beyanı(düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

ALİ ÖZ-TAYLAN VE O’NUNLA AYNI KİŞİ OLDUĞUNA İNANDIĞIM ŞİMDİ EBEDİYYEN HAY OLAN LATİF BAL-TUTAN HATIRASINA İTHAFTIR..

Mekanımız Ak-saray-Beyaz-zıt
okulumuz Nur’dur bizim
kitabımız A’li dir bizim
rehberimiz İmam ALİ oğlu İmam Ali’dir bizim
* * *
Sizleri yeryüzünde iki melek olarak tanımıştım
tanıdığınız herkese melekliği yaşatıyordunuz
aluyyun veli A’li melektiniz siz
iki ayrı bedende tek ruh gibiydiniz
A’li ruhlar zaten aynıdır değil mi?
sizde tektiniz benim için
beni insan yapan sizin mananızdan akan feyizlerdi
ey LatifAli Sultan
sizi son gördüğümde nurdan bir sütun gibiydiniz
size bakarken ağladım ne kadar yüceydiniz
sanki bambaşka biriydiniz
yoktunuz, sanki ışıkdan biriydiniz
şimdi her daim konseydesiniz ve biz sizlere muhtacız
siz bana rüyamda gelen dosttunuz
dost terk etmez bilirim her daim bizlesiniz
artık konuşma arkadaşım yok mu?.
……..

Ya AliLatif Sultan kalbim yağmalandı…
tam birlemişken parçalandı…
sizi de son gördüğüm aynı günde
sanki “seherin tanıkları” gibi sadece elbiseydiniz
ve sanki o hırkadan başka bir şey de değildiniz
Rahman’ın gelini gibiydiniz aynı anda
sizi kollarıma alıp yükselmek yükselmek istedim o anda
biliyorum bu gece bir yıldız daha kayıp düştü denize
ve seherin tanığı kayıkçı sefere çıktı yine
düşüp akan o yıldızı avuçladı denizden
ve sandalına aldı yeniden
ölüm sizler için değil biliyorum
Hay olan ölürmü hiç;
sadece tesbihin A’li tanesinden
İmam-ı Muhammed’e(s.a.v.) dost olur
siz dost olarak aynı Nur’dan yaratılmışsınız
siz bize gökten inmiş aluyyun veli meleksiniz
aluyyun veli dost melek ne yapar?
hep sema eder o aşktan sarhoştur bilmez hiçbir şey
o perdedir seyran edilir üzerinde seyrin mekanıdır
bir LatifAli daha CemAli oldu
Şeb-i arus O’na Rahman’ın Gelini oldu….

……..

Sizi yaşadığım müddetçe daima kalbimde muhabbetle yaşatacağım ve sizle hep sohbet edeceğim..

Felsefemdir kitab-ı imanım,
Taparım kendi ruhumun sesine,
Secde eyler hakikatim her an,
Kalbimin ateş-i mukaddesine.

Neyzen Tevfik


Nur Cihan

03.06.2009
nuralem7@hotmail.com
http://sufizmveinsan

28 Mayıs 2009 Perşembe

BABANNEM ve DÜŞlerimden DÜŞürdüklerimin MASALı..(3)




27-mayıs-2009

çocuk, Babannesinin bostanında uzanmış, hava zerrelerine bulanmıştı..öyle, hiç kıpırdamadan düşünüyordu..Evvel Zaman, hayatına fiilen girdikten sonra,çok az kitap okumuştu..eskiden ne bulursa, anlamasa da okurdu.. okuduklarının hemen hiçbirini, inanılmaz zayıf olan hafızası yüzünden hatırlayamazdı..çok küçüklüğünden beri, ben anlamasam da, ruhum anlar ve bana anlatır gibi tuhaf bir anlayışa sahipti bu masal çocuğu...artık okuyacaklarını seçiyordu..çünkü kitaplar, kelimeler canlıydı , bazıları zarar veriyordu..mesela, şimdi, ilmi kibir-hased olmuşların kelimelerine cümlelerine bakıyordu çocuk..o harfler,o kelimeler,o cümleler nasıl acı ile çığlık atıyorlardı, ah bilseler..onca ilimle,habire anlattıkları o Noktay-ı Velayet ilmi ile neden hala Allah’ın; insana, insandan tecelli ettiğini kabul edemediklerini bir türlü anlayamıyordu çocuk..kendinden başka bir insanın varlığını kabul edebilmek ne kadar zordu, bunu anlıyordu ama onlar ilim sahipleriydi..çocuk çok cahil olduğu için o kadar zorlanmıştı..oysa onlar biliyorlardı..Namus-u Ekber Cebrail ne demekti?..Allah’la, peygamberin arasına mı girmişti ki; yok sayılıyordu..neye dayanarak hem de?..”ben .””ben” diyorlardı..ne beni yahu..”önce sen” olacaksın ki,sonra ben olasın değil mi?(önce” la ilahe…” olunurmuş …karşı taraf: “ey kulum” demeliymiş.)hem, her şey, aynı anda oluyor, zamansız ve mekansız tüm boyutlar iç içeyiz diyorlardı, hem de Hz. Peygamber’i tarihe gömüyorlardı..bu nasıl iş? çocuk hiç anlayamıyordu ki..önemli olan beden miydi, manasımıydı?mana ölürmüydü ki?hep tevhid den bahsediliyordu..Hz.Mevlana; hepi topu tek bir adamız diyordu..vahdet-i vücud diyorlardı..be sırrı diyorlardı..be nin kaç noktası vardı ki.?.hangi “Vücud “dan bugün işleniyorsun, o manayı bulup gelsene diyordu çocuk,kendi kendisine kızarak..

çocuk bedenine bakıyordu.tüm azalarını gözleri ile görebiliyordu bir tek vechini- yüzünü, kendi kendine seyredemiyordu..muhakkak bir aynaya ihtiyaç vardı bunun için, değil mi?..işte Kamil kişi, kendisini, Allah yolunda fenaya erdirmiş bir yokluk aynasıydı..
merak etme!! yine orada; göreceğin kendinmişsin-öyle diyorlar, diyordu çocuk, içindeki o kibirli-hased “ben “e..kimsenin ne senin ilminde gözü var, ne de bedeninde..çünkü gerçekte kimse kendisinden başka kimseyi sevemez..Hz. Mevlana demiş ya hanii..”insan aslını bilse, kimseye aşık olamaz, sadece kendisine aşık olur, sadece kendisini seyreder “diye işte öyle bir şey …


insan ne tuhaftı değil mi?..bedeninin estetiği- sağlığı için yapmadığını bırakmıyordu,.ruhunun ve gönlünün sağlığı-estetiğinin açığa çıkmasını bilen rehberleri ise; ünvanları, İslami –mürşid olduğu için en aşağılayıcı biçimde reddediyordu..oysa adı; yaşam koçu,gru,astroloğ,kozmik temizleyici(lavman uzmanı=XL detoxcu) v.s olduğunda, tüm servetini dökerek köle oluyordu..bir de, kendisinden daha çok bilen birine, benliği öyle bedavaya teslim etmek zordu..ucuzdur vardır hilesi misali..oysa canını alacak ya huuu, çok pahalı çokk…yani inanılmaz havalı ve sükseli..ama hava atmak yasak..konuşmak yasak..:)esas kişileri kaçırtansa;senin ne paran,ne makamın, ne eğitimin işe yaramıyormuş bu eğitimde..

eskiden her gün gazete okurdu .. pek çok dergi alırdı..üç senedir ne gazete, nede dergi, neredeyse hiçç okumamıştı çocuk..umurunda bile değildi..ne de, tv de haber,sorunlu ve felaketli yayınlar izlemişti..sadece müzik, o kadar..o bayağı müziklere ise ihtiyacı vardı, o yüzden..ve bu konuda şehirli- modern insandan çok geri idi, aynı babannesi kadar çağdışı ve cahildi yeni olaylar karşısında..dünyada –ülkede –yaşadığı şehirde neler olup bittiğini hiç bilmiyordu..ama bildiği; her şey, aynı tas -aynı hamam gidiyordu..oysa çocuk kendi içinde çokkk değişiyordu ..dışı ise hızla yaşlanıyordu..Zaman’a şikayeti vardı.çünkü onu tanıdığı şu kısacık zamanda saçlarını hızla ağartmayı başarmıştı:)tabii ki O, diyecekti ki:” bunun için çok şükredin çokk.”teşekkür ediyormuş çocuk..

çocuk, artık, bostandan eve dönmeliydi..yanlızlık Allah’a mahsus deniyordu ya..
Zaman demişti ki:” Allah bile, yalnız değil..Allah bile, kendisine peygamberleri ve velileri dost edinmiş..biz beşeriz, bize ne oluyor?.”

ve bir şeyler hakkında daha düşündü çocuk:”Gaib i sadece Allah bilirmiş. ama birde, Allah’ın bildirdikleri bilebilirmiş..kimse, Allah’ın dileğine, hesap soramazmış..

Allah, bize tüm esmalarını vermiş..sadece İlah-Tanrı esmasını vermemiş..çünkü Tanrı –İlah bir ve tek olan Allah’mış....Allah, Tanrı’lığını-İlah’lığını kimseye vermezmiş..o yüzden biz bu aleme ULUHİYETi tahsile değil, ABDİYETi tahsile gelmişiz..”
Allahu Ekber cümlesini hayal etmeye çalışmış.. Subhanallah’ı düşünmüş..isim ve sıfatların bittiği o anı..
Latif Gönlünün altındaki o Kızıl Kara Nokta-i deliği hayal etmiş..ve bunu düşünmemek için eve doğru yürümüş çocuk..çünkü buralar, çocuk aklı ile gidilecek yerler değilmiş vesselam..

köyden ayrılma vakti geliyordu..herkese, diş kirası kitaplar hediye edildi..çocuğun kitapları ise herkesten farklıydı..eski dil Osmanlıca-yeni Türkçe koskocaman bir sözlük,Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, Sultan Abdülhamid ..çocuk kitaplarına bakıp anlamına gülümsedi..bir de, S.Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü istedi…biri dedi ki:” sana, şimdiye dek verdiklerimizden hangisini okudun? anlat bakalım.”çocuk:”hiç birini..ben hiç kitap okuyamıyorum artık ,sonra okuyacağım” dedi..”neden okuyamıyormuşsun?” dediler..”çünkü Mürşid Kitabımı=A’Lİ KİTABI mı okuyorum” dedi.ve orada bulunan, evvel imamlardan birinin kitabını açtı çocuk..ilk gelen paragrafı okudu..okurken anlamından ağladı ve dönerek dedi ki, sorana:” bak işte bu yüzden okuyamıyorum..””iyi “dediler, “bizde, sana okuyabildiğinde yeni kitaplar veririz:)”
çocuk en nihayetinde kaç sene sonra, hayalinde ona verilen A’li Kitabı’nın Mürşid Kitabı –O Vücudun manasını(yani mürşidinden öğrenecekti)olduğunu idrak etmişti..öğretilmişti daha doğrusu..yaşatılarak öğretilmişti hem de..çok canı yanmıştı,çok seneler geçmişti ama olsun ,sonunda öğrenmişti, yaaa..hiçbir şey için geç değildi..

çocuk bir vakitler; birkaç sene, sadece, Osmanlı Tarihinde geçmiş hatırat kitapları okumuştu..ve bu birkaç senelik Osmanlı hatırat okuma idrakinden, çocukta en kalıcı olan “harem” di..tasavvufla çok bağlantılıydı harem..Kabe gibi..okuduğu tüm yabancı içerikli hatıratlarda; yabancılar-haram olanlar, sarayın haremine-helaline girebilmek için yapmadıklarını bırakmıyordu..ne rüşvet- ne koltuk, faydasızdı..sadece bir elçi, büyük rica ve rüşvetlerle tüm harem, yazlık saraydayken, haremin bir kısmını gezebilmişti..ama ne eşya ,nede bir insan görebilmişti..sadece kıpırdayan bir perdeden acaip hayaller üretmişti, aynı masal çocuğunun bir kelimeden,bir bakıştan, kendi kendi kendine manalar çıkartması gibi.. işte şimdi, çocuk, bu harem hakkında öğrendiklerini Ehl-i Tasavvufla,Haremin İçindekilerle=helal olanların ve ehli olmayanların, haram olanların=hareme alınmayanların arasındaki bağı çok güzel gözlemleyebiliyordu..onların yazılarından,anlattıklarından…gören göz yanılmazmış ve şaşmazmış..”Ben’i gören, O’nu gördü” misaliymiş bu bölüm..çocuk bu sözleri takip ediyormuş.



çocuk Abdülhamid Han’ın, vaktinin Gavs’ı olduğunu duymuştu birkaç kez, bunu sordu..”olabilir” dediler..Evvel Zaman’ın, Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Sultan’ı sık sık ziyaret ettiğini, kendisinden dinlemişti..O’na, ailesine, büyük hürmeti vardı Evvel Zaman’ın.. ve çocuk da, Ayşe Sultan’ın; Babam Abdülhamit Han kitabından çok etkilenmişti..ne yokluk çekmişlerdi, ne yokluk.. inanılmaz bir baskı..Evvel Zaman-ı İlahisi’nin; Ayşe Sultan’ın yaşadığı fakirliği hiç belli etmemek için sarfettiği, o asilliği anlatışını hatırladı çocuk..
her Türk evladı muhakkak bir padişahı özel severmiş..bizim masal çocuğu da en çok, Yavuz Sultan Selim Han’ı severmiş..buraya kaydetmek istemiş..

ve Evvel Zaman’ın bir manayı anlatabilmek için dediklerini:”senin efendin, kim olduğunu biliyor mu?” demişti çocuğa..”hayır” demişti çocuk.”bilmezz,bilemez..ne kadın kocasının kim olduğunu bilir ne koca karısının kim olduğunu bilir, aynı yastığa baş koyarlar ama birbirlerini tanıyamazlar..ne evlat anababayı, ne anababa evladını bilebilir..bu öyle bir dünyadır “demişti..
ve Zaman da geçen anlatmışt:”.İnsan-ı Kamiller’den en az faydalananlar, en yakın oldukları kendi aileleridir ..çünkü İnsan-ı Kamiller’de beşerdiler,aynı onlar gibiydiler..yer içer,sinirlenir,bağırır-çağırır,tuvalete giderlerdi..aynı onlar gibi davranırlardı..oysa insan hep olağanüstülük peşindeydi değil mi?”Yok tu yani, öyle hayalimizdeki evliya modeli.. uç- kaç yaşa bir şey yoktu..uçaklar ne işe yarıyor değil mi:)buna tenezzül etmezlermiş bir kere..çünkü keramet sergilemek çok ayıp bir şeymiş..keramet, ancak, başka yolla laf anlamayan içinmiş..marifet, insan gibi yaşabilmekmiş..

ve eklemişti Evvel Zaman:”dünyadaki bu zulmü cahiller mi yapıyor? Yoo, hayır.. bugün herkes okumuş, yazmış, diplomalı.. cahil yok..bu zulmü hep o diplomalı,okumuşlar yapıyor!!” deyişini..gerçekten de bugün hemen tüm alanlarda ,hatta şirketler neredeyse zorla, çalışanlarına; kişisel gelişim kursları aldırıyorlar ve onları her alanda aktif- bilinçli!! hale getirmek için uğraşıyorlardı..ama bu sadece kişilerin daha çok çalışıp, daha çok kazanma hırsını, daha lüx yaşama hırsını kamçılayacak şekilde, BEN üzerine yapılıyordu..herkes tek başına bir cumhuriyet-krallık derdindeydi..ve karşısına çıkanı ayağının altına almaktan çekinmiyordu..makam ve koltuk ve baş sevdası tüm değerleri ayaklar altına aldırabiliyordu tabii.. …dünyada ki fuhuş,uyuşturucu,içki,insan ticareti,silah,kimyasal ticaretleri yapanların hiçbiri cahil olamazdı değil mi?..uluslararası bağları vardı..hepsi en üst seviyede ilim sahipleri ve dokunulamayacak kadar yüksek stadüde olmaları gerekmeliydi..hepsi ölmemek için,mümkün olsa, tanrıCIK –ilahCIK olabilmek için; en ağır sporları yapıp ve son derece sağlıklı besleniyor olmalıydılar…ortalık Afrodit ten ve Herkül den geçilmiyordu zaten…sadece ağızlarını açıp konuşunca, o muazzam sihir bozuluyordu..bir gr. yağa dayanamazlardı onlar..beden, tapılacak tek yerdi çünkü..işte bedene bu derece şehvet duydurularak ruh ve kalp unutturulmuştu ya zaten.. bu sağlam bedenli ve sağlam çalışan -sağlamcı beyinlerin ne yazık ki gönül ilimleri olmadığı için kalp nahiyeleri, sadece, onlara kan pompalayan et halinde seyrediyordu..mesela iki dost bir araya gelsek ilk evvela kilolarımızdan bahseder olduk değil mi?neden peki?bu derece aşağılık komplexli olmamız, kimlerin faydasına düşünmek lazım…

bedeni estetik-simetrisi düzgün olmayanları ilim adamları bile horlar olmuştu yayın yoluyla..insanları depresyona sokup daha çok -kimyasal verip daha çok uyuşturmak için tuzaklardı sanki..şunu için, hemen zayıflayın,bunu yeyin hemen incelin,birde bu hareketi, şu fiyata sattığımız aletle yapın artist gibi olun v.s...bugün ev hanımlarının günlerinde bol bol estetik ameliyatları konuştuklarını biliyor muydunuz?..çok acıdır ki, her gün, tv de bangır bangır ve yazılı medyada estetik dr ların isimleri geçiyordu..ve ev hanımları da bu estetik dr. larının hemen hepsinin en iyi neyi kesip- biçip uzmanlaştıklarını ve hangi uzvu kaça kesip- yenisini kaça yaptıklarını biliyordu..gerektiğinde estetik yapılmalı,bu kadar olağanüstü-ilahi- değerli bir ilme kimse karşı değildi ama bu kadar ucuz(anlamda-fiyatta değil:) ve kolay olmamalı değil mi?oysa Allah bir yarattığını bir daha yaratmazdı ki..?ne gözü kör olup, yüreği ile görenler vardı..ne bedeni hasta olup, ruhu ile her mekanı seyredenler vardı..beden topraktı- yokluktu ve geldiği yere dönecekti..onun aslı vardı ..o ise” nur” dandı..o aslına bakmak lazımdı..aslında ise, zerre çirkinlik-kusur-özür yoktu.. olamazdı zaten..ASIL ÖZÜR VE KUSUR, BİZİM ÖZÜR VE KUSUR ARAYAN GÖZLERİMİZDE, KALPLERİMİZDEYDİ..

geçen sene bir konferans da dinlediği, madde ve mana ilmini birleştiren bir prof vardı çocuğun..onun sözlerini hiç unutmuyordu..demişti ki:”insanlık ,bilhassa kadınlar hiç bu devirdeki kadar aşağılanıp ezilmediler..hiç bu kadar horlanmadılar. çünkü eskiden, erkeklerin gönüllerinin eğitildiği,kalplerinin yumuşatıldığı tasavvuf okulları vardı..buraya gitmeyen, neredeyse yok idi..ama şimdi o okullar kapatıldı ve kalpleri-gönülleri eğitenler kalmadılar..ve insanlıkta bu acımasızlığa mahkum edildi ..”

Ehl-i Tasarrufu Tasavvuf hep derdi ki:”İslamiyet- Müslümanlık ince insanların işidir..her kişinin değil –Er kişinin işidir..kalpleri incelmiş kişilerin harcı yani..”

çocuk, Zaman Padişah’ına gitmişti..rüya görmeme ve anlatmama yasağı kalkmıştı..çünkü, artık tehlikeli alana girmişlerdi..çocuğun ders müfredatından biri de “Hak ile batılı ayırmaktı”..bu en zor bölümdü ..şimdilik “hak ile batılı nasıl ayıracağını sadece şu iki başlıkla biliyordu..”
1. si; Kur’an a ters düşmeyecekti..
2. si ise; Hz..Muhammed Mustafa’nın yaşantısına,sözlerine ve sevdiklerine ters düşmeyecekti..O, yaşayan ölçü idi..Hz. Rasul’ün eşi; Hz. Aişe’ye söven müminlerin annesine sövmüş sayılırdı.. harama girmiş olurdu..o mümin değildi..çocuk da o söveni sevmemek zorundaydı..çünkü, ilk evvela Kur’an, bu annelerimizi koruma altına almıştı..Hz. Muhammed(s.a.v) min dostları ve akrabaları olan, yani ailesine katılmış olan; Hz. Ebu Bekir’e,Hz. Ömer’e,Hz. Osman’a söven batıldı.. (Hz. Ali’nin; diğer oğullarına, kendinden önceki, dostları olan, halifelerin isimlerini verdiğini yeni öğrenmişti çocuk..) işte bu ölçüler üzere çocuk yürüyecekti inşallah…ve aminnn..



çocuk önemli bulduğu rüya ve müşahedelerini anlattı ve Zaman, onları, çocuğa lazım olduğu kadar açıkladı..açıklama istemesi yasak olduğu için, açıklanmayan bölümleri sormadı çocuk..oluruna bıraktı..nasılsa vakti gelince, her şey kendiliğinden, kendisini şerhediyordu..dedi ki Zaman:” Ben, Evvel Zamanına benzemem..O çok nazik, çok ince ,çok kibar bir insandı..O, sizi hiç kırmazdı ve dediklerinize hiç itiraz etmezdi..ama Ben öyle değilim ..kesin ve net söylerim.bu da,kişilere, sert uslup geliyor ama bu meşreb yapısı biliyorsun.?.O’nunla meşrebimiz farklı dedi..çocuk gülümseyerek onayladı..ama aslında ikisinin aynı manada olduklarını biliyordu ..biri Cemal’di biri Celal..lakin zıtları ile yine aynı manadaydılar.”Ya Zülcelali Vel İkram” üzere seyahat ediyordu..işte çocuğun meşrebi O’na uygun olduğu için buraya yollanmıştı ya zaten..demişti ki Evvel Zaman:” aynı frekansta olan evlilikler çok nadirdir..ve melekler bile onları gıpta ile seyredip tavaf ederler.”aynı frekansta birleşmek…ve bir sohbette anlattıklarını hatırladı:”bir mürşide gidersiniz ve onu beğenmeyip geri dönerseniz bilin ki aslında, o, sizi beğenmemiştir.. ve bazen de mürşidler sizi başka bir mürşide yollarlar..çünkü onunla ters esmalısınızdır ve eğitim süreniz uzar, oysa, sizi yolladığı aynı esmayı paylaştığınız başka bir mürşidle, diğeri ile 7 sende kat edeceğiniz mesafeyi, 7 ayda alırsınız” demişti..çocuk bu mevzuları anlamıyordu ama bu kadarını hatırlamak bile güzeldi..

çocuk Evvel Zaman’la alakalı rüyasını anlattı en son..ve dedi:” hiç, O’nu göremedim.. bir kere bile..bana kendisini göstermiyor”..zaman çok acaip bakarak:” görmedin mi?” dedi..sanki gözü ile çocuğu işaret ediyordu..çocuk çok dalgındı ..”hayır hiç görmedim “dedi..Zaman yine sordu..”görmedin mi ?”..hayır hiç göremedim dedi çocuk ama bir şey anlatılmak istendiğini sezdi ..anlaması gerekti, oysa, şimdi dalgındı..

son hurmasını, o gün yiyip gelen çocuk,teşekkür etti..”hurmalar bana çok iyi geldi..o şiddetli hislerim duruldu, artık dayanabiliyorum” dedi..Zaman gülümsedi..”ama kalbime çok ağır bir hüzün yerleşti” dedi çocuk şimdilerde, daha derinden ve daha hisli ağlıyordu…
“artık ağlamayacaksın” dedi Zaman…”ağlamanı yasaklıyorum..güleceksin..ağlamak yok”.çocuk şaşkın “nasıl yani?” der gibi baktı.”hüzün yok” dedi Zaman..”kalpte hüzün olmaz ..oraya sevinç yerleşecek..sevinç gelecek..ağlayacağın vakit, hemen; sana ,ağlamanı yasakladığımı hatırlayıp güleceksin, tamam mı?” dedi Zaman..”tamam” dedi çocuk.

artık, O’nu görmeden yaşabilirim sanıyordu..onu düşünmeden de..sanki bu muhabbet dersi bitmiş gibi geliyordu çocuğa ..geleceği bilemiyordu ki..ve dedi ki “ben, bir ay gelmeyeceğim.”.”neden?” dedi Zaman “gel.”.”hayır gelmeyeceğim ,sizi rahatsız etmek istemiyorum,siz çok yoğunsunuz .”.”hayır, gel, daha erken gel” dedi zaman..”gelmeyeceğim” dedi çocuk..”gel, gel” dedi zaman ..”tamam” dedi çocuk..



Çocuk için, dünyadaki en zor şeylerden biriside; birine telefon açıp konuşmaktı..başkasının özeline girmek çok korkunç dokunuyordu çocuğa..ve telefonda konuşma özürlüydü..insan görmediğiyle konuşamıyordu ki”sizi ararken ne kadar zorlandığımı biliyor musunuz?” dedi çocuk..başını salladı Zaman ..”biliyorum” dedi ve bu konuda rahat olmasını söyledi..

ve çocuk şimdiye dek yaptığı tüm edebsizlikler için özür diledi..onları kontrol edemediği için üzgündü ama elinde olmadığını ve onlardan utanmadığını da ifade etti, anlattı..”sakın böyle düşünme “dedi Zaman..”senin düşündüğün gibi bir hal görmedim, hiç öyle bir şey olmadı” dedi Zaman..çocuk:”ben sizin yüzyıllardır süren bu disiplinli,incelmiş hareket ve sözlerinizi, Siz’e karşı yerine getiremiyorum..biliyorsunuz, hiç alışık değilim, böyle yetişmedim” dedi..”olduğun gibi kal,hiç mahsuru yok” dedi Zaman ..”ben memnunum..nasıl dilersen öyle davran,rahat ol .”.çocuk her zaman O’nu görür ve biraz muhabbetten sonra evine dönerdi..”bugün, sizi seyredeceğim” dedi gülerek çocuk..”tamam, seyret “dedi Zaman..o gün Zaman’ın İlk Mürşidi’nin anma gecesi varmış..O’nu anlattı Padişah-ı İlahi’si çocuğa ve çocuktan izin istedi:”O’nun için, ruhen hazırlık yapmam lazım, biraz yalnız kalmalıyım” dedi..çocuk O’nu anlıyor ve saygı duyuyordu..İlk Efendi’sinin kendisi için ne anlama geldiğini çocuğa gülerek anlatmıştı eskiden, Zaman..çocuk, bu mukaddes anı izleyecekti..sağ elini kalbin üzerine koyarak hafifçe eğildi çocuk..ve O’nu izlemeye, yerine gitti..

çocuk çok sevindi..bir tek ,O’nun tam karşına gelen yer boştu .oraya oturdu..yanında da bu mekanın en yaşlısı,en saygı duyulanı, artık bebek olmuş bir masum vardı..O’nun elini öptü,dudağına buse kondurdu..çocuk güldü..o güldü..ve GERÇEK MAKAM-I GÜL’ döndüler..



ve seromoni başladı..Padişah,ı Zaman, aynı Evvel Zaman’ın onları hayalinde tanıştırdığı kıyafetlerini giyerek gelmişti..Padişah Libası..Kırık Beyaz bir Hırka ve Beyaz bir Takke..ve dizleri üzerinde ritüeline başladı..


O, az sonra, vecde girmeye başladı..yüzüne derin bir huzur ve mutluluk geldi..öylesine bir dinginlik-huzur hali vardı ki yüzünde; yukarı kıvrılmış dudakları neredeyse; kalbindeki kahkahaları kontrol etmeye çalışan , tutan gülme eylemindeydi..gittikçe, nur-ziya artıyordu..Zaman kıyafetleri ile bütünleşen ışığın içindeydi şimdi..çocuk O’nu büyük bir hayranlıkla –gıpta ile izliyordu..O, sevgilisi ile buluşmuştu..bir avucu dizlerinin üzerinde yukarıya doğru açıktı…öyle güzelleşmişti ki anlatılamaz..SAF NURlanmak üzereydi..ne yaşı vardı ne yaşanmışlık izleri şimdi..Nur’dan Sütunlu O Peygamber Manalı Erler’e benzemişti…BEYAZ GÜL dü O…çocuk O’na hayrandı..bu mukaddes- mahremiyeti tenezzül edip çocuğa göstermişti..gördüm dedi çocuk gördüm..O’nun nazla,işveyle salınışına baktı…ondaki Cilve-i İlahi,ondaki şu İşveli Naz hiç kimseye böyle yakışamazdı biliyordu..ah dedi ahhh.. O, şimdi Rahman’ın Gelini…mahrem alan,haram olan..çocuk ondaki güzelliğe baktı..”hayranım  Sana “dedi..”Allahım benden O’nu seven ,O’nu selamlayan sen ol..ben O’nu hakkı ile sevemem ve selamlayamam ..lütfen” dedi..

Zaman bu mukaddes anı çok kısa tuttu..yarım bıraktı..çocuk,biliyordu ki yarım dı..az evvel yarım bırakmaması için ricada bulunduğunda, Zaman’ın nasıl gülümsediğini hayal etti..ve hatırladı: Güneş’in önünde, küçük ay ın gölgesiz tutulurken ki selamlarını .. o gecenin nihayetinde Güneş-i İlahi, şu anlama gelen ayetle sözlerini bitirmişti:”Ey Habibim.. Sen yeter diyene dek vereceğim..Sen yeter diyene dek…….”

çocuk yetmez dedi…yetmez…bu henüz başlangıç..gördüm ,gördüm ama yetmez…gördüğüm yetmez..daha ötesi var biliyorum yetmez dedi çocuk….bunu SADECE SEN YAŞADIN, ben seyredip, gördüm..lütfen dedi çocuk lütfen….
teşekkür ediyorum..sonsuz kere teşekkür ediyorum Efendim….
Nur Cihan
27.05.2009
nuralem7@hotmail.com


20 Mayıs 2009 Çarşamba

BABANNEM ve DÜŞlerimden DÜŞürdüklerimin MASALı..(2)




















BABANNEM ve DÜŞlerimden DÜŞürdüklerimin MASALı..(2)

9-mayıs-2009

Zaman, tüm sesi ile en şiddetli rüzgarlar gibi esti geçti..aynı O’nun anlamını ilk tanıdığı halindeki gibi esiyordu..çocuk, O’nun korkusundan sığınacak yer arıyordu hani..”benim binlerce dervişim var ama senin gibi dervişim hiç olmadı ..senin gibisini hiç görmedim..sen nasıl bir şeysin.?.her istediğin hemen olsun istiyorsun ..ben senin kalbini acıtmak için, ağlatmak için var değilim”….ve esti.. ve gürledi, çocuğu en alıngan yerinden vurdu geçti…ve çocuk şiddetli yağmurlar gibi sağanak sağanak ağladı..oysa, başına çektiği örtülerinin içinde, ağlayarak düşünüyordu:bu ne kadar kontrollü bir öfkeydi ..o sözler ne kadar seçilerek söylenmişti.. ne değerli-övgü dolu kelimelerdi.. mutluluk ,sahiplenilmişlik ve korunmuşluk bahşeden,herkesle konuşulmayan, dostlarla paylaşılan meseleler-sorunlardı..çocuk, O’nu görememenin ızdırabından, hiçbir şey anlayacak halde değildi…O’nu üzmüştü,incitmişti, kırmıştı..


hayatındaki herkesi yok etmişti..sadece O vardı..kimseyi istemiyordu yanında..kimseyle konuşmak bile istemiyordu..çünkü, başkaları olunca, O’nu düşünemiyordu..yapayanlız kalmak ve sadece O’nu düşünmek istiyordu..”bir daha O’nu görmeye gitmeyeceğim” dedi.. “bir daha asla anmayacağım.. bitti her şey”.çocuğun elinde olsa O’nu severmiydi ki?(evettt.. sadece O’nu severdi:)sevmek kimsenin elinde değilmiş meğer ,gönül kimi-ne vakit-nasıl seveceğine kendisi karar veriyormuş..ferman da dinlemiyormuş ne yazık ki..

”hakikatte madem ki her şey bir, neden bende, diğer insanlar gibi normal yaşamıyor ve bu zorlu yolu istiyorum” dedi..istediği olmayacak bir şeydi, bunu bildiği halde istiyordu ve bir hayalden başka bir şey de değildi..ama çocuk tüm çırpınışlarına rağmen bu hayalden uyanamıyordu..oyundan çıkmak istiyordu..çok yorulmuştu ve çok usanmıştı. mızıkmıştı..ama oyundan çıkmasına izin vermiyorlardı..aynı Evvel Zaman’ın, ona söylediği gibi:”artık korunmak lazım” demişti “yol tehlikelileşiyor..” Makam-ı Kul’u vardı çocuğun.. en sevilen.. O sevildiği için; her şey gibi, çocukta var edilmişti ya zaten.. O varken, hiçbir şey çocuğa yaklaşamazdı.. bunun eminliğinden-himayesinden çocuk bu kadar cesurdu ..çocuk “gitmeyeceğim” dedi.. tekrar,”bitti..artık O’nu düşünmeyeceğim..”ama ne kalbi ne ayakları onu dinledi..bir kaç saat sonra Kabe’sindeydi....O, ritüellerini yaparken öyle çok ağladı ki; çocuk kendisine, kendi bile acıdı..ne hale gelmişti..madem bu kadar sevebilme potansiyeli vardı..neden şimdiye dek, bu, belli bile olmamıştı,neden?...ömrü bitmek üzereydi..peki bu kalp neden vaktinde ve gerektiğinde, kimseyi sevmeyi başaramamıştı?bir zamanlar, kendilerini sevsin diye, kendisine ağlayarak yalvaranları bile sevememişti çocuk..böyle sevgi olur mu?ne tehlikeli bir şey bu..öyle çok ağladı kiii, selamlarına gözyaşları eşlik etti durdu..ve beklerken:” geri döneceğim, benim ne işim var burada ..daha fazlasını kaldıramam ,yapamıyorum ,benim sıradanlığım ve basitliğim için değil bu işler” dedi..ama ne ayakları ne gönlü onu yine dinlemedi..kapıya geldi..öyle çok görüşmek için bekleyen vardı ki.. lütfedildi ve çocuk ilk önce içeri alındı..

birkaç saat evvel esip gürleyen ile; zavallı ağlayan karşı karşıya idiler..çocuk Güneş’ini görünce her şeyi unutup gülümsedi..ve istediğini yapmak istedi..Makam-ı Disiplin Güneş’i dedi ki:”benim dediğimi yapmazsan seninle konuşmam.. bak!! çıkar giderim..”bu ne inanılmaz cümleydi..O çıkıp gidecekti..çocuğa ,sen çık git!! demiyordu..lütfediyordu..”tamam “dedi uslu çocuk.. dediğini yaptı..
”al.. bak!!” dedi gülen çocuk gözleri ile Zaman..”bu senin.. sana.. Ben’den.. sadece senin için…”çocuk hayatında hiç bu kadar, tek tek anlam yüklenmiş değerli sözlerle;böyle, inanılmaz saf- temiz -çocuk ruh gözleri ile, ona hediye vereni görmemişti. İki çocuk ruh kadar tertemiz ve safdılar şimdi....duygulanarak,gözleri dolarak hediyesini aldı ve baktı..şeffaf bir kutu içinde acve hurmaları, aynı akik taşları gibi dizilmişlerdi…mahçup,gülümseyerek teşekkür etti çocuk..ne olmuştu da böyle sukün olmuştu,hayret..onun yanındayken neden bu kadar sakinleşiyor ve huzur buluyordu, hayret..hiç bir şey düşünemiyordu..sadece O’nu seyretsin ve sohbet etsinler..başka ne istenebilirdi ki?O, çocuğa o kadar güzel gözüküyordu,o kadar anlamlı duruyordu ,o kadar saf ve derindi ki..O celalin ve cemalin ötesindeydi.. günahın ve sevabın ötesindeydi ..kuralsızlığın kural koyucusuydu sanki.öyle değerliydi ki..başka biri yoktu çocuk için, sadece O vardı…eşsiz ve benzersizdi..

ve Zaman çocuğa ikramda bulundu ve evindeki bir halinden bahsetti..çocuk utanarak gülümsedi…bir şeyler söyledi..babasına, sorduğu soruyu hatırladı.”beni, evimde yada başka yerde görebilir mi, izler mi?” demişti..”evet.. izler..seyretmek çok kolay.. bunda bir şey yok..ama O tenezzül etmez, bakmaz “demişti babası..demek seyretmiş, tenezzül etmiş diye düşündü çocuk..mahzuru yoktu.. çünkü çocuk kendisini O’ndan ayrı düşünmüyordu..o teslimdi ve O’nda yok olana dek asla huzura ermeyecekti..o ise, O’nu ,seyretmeye dayanamazdı. çünkü O’na karşı çok kıskançtı, onun için..


çocuk konuştu..Zaman konuştu..çocuk o rüzgarın etkisi ile sık sık, onun sözünü kesti, edebsizce ve incindiğini sandığı için konuştu durdu..Zaman, onu sabırla dinledi..”bana bağırdınız” dedi çocuk..”sana bağırmadım ben,üzüldüm” dedi..”senin o kadar ağlaman beni çok üzüyor ..ben seni mutlu ve huzurlu etmek için varım ..sen bu kadar ağlıyorsan, ben, vazifemi yapamıyorum” demektir dedi..”istemezseniz bir daha asla gelmem” dedi çocuk..”hayır, gel” dedi Zaman..”istemezseniz bir daha asla aramam “dedi çocuk..”hayır, ara” dedi Zaman..çocuk O’na olan sevgisinin anlamını anlattı..dedi Zaman:” hayır.. sen nefsinle seviyorsun..o dediğin şekilde sevmiyorsun ki..””nereden anladınız? “dedi çocuk..”çünkü hala istiyorsun ..sevmenin ve duyguların günahı olmaz.bunlar insanın elinde değildir” dedi Zaman.”ama istemek iradeden kaynaklanır. o yüzden de istemenin günahı olur..sen hala istiyorsun bak!..saf sevgi kalması lazım..”bu arada çocuk kaç kere:” istiyorum” dediyse Zaman ona işaret ediyordu:”bak yine istiyorum dedin ?””peki” dedi çocuk” nasıl anlayacağız.”.”benim işim bu” dedi Makam-ı İrşad:” ben anlarım..sen de anlayacaksın..bu geliş gidişlerde-dersler devam etikçe zamanla bakacağız, sen ilerleyeceksin..istek kalmayacak. saf sevgi kalacak,istemeyeceksin.. sen bile anlayacaksın.”

çocuk hırçındı:”ben, ait olduğum yere geri dönmek istiyorum” dedi..”dönemezsin” dedi Zaman..”her gün ölebilmek için dua ediyorum ,bu dünyada hiçbir şeyde başarılı olamıyorum ..hiçbir şeye ilgi duymuyorum..geri dönmek istiyorum..””hoppala” dedi zaman..”o zaman boşuna uğraşıyorum ..ben senin mutlu ve huzurlu olman için varım..bu demektir ki başarılı olamıyorum.”.”kimseyi sevemiyorum, sizden başka” dedi çocuk..gülümseyerek” seversin” dedi Zaman..”sevemiyorum” dedi çocuk ..”seversin” dedi yine Zaman..
Zaman sakin ve sabırla çocuğa anlatı..anlattı..anlattı..

dedi ki Zaman:”aldığın nefes bir an kesilse ne olur?..sen, bir nefesini milyarlara değişir misin?”çocuk daha, O, cümleyi kurarken hayatında verdiği en akıllı cevabı aniden söyledi..söylerken kendisi bile bu muhteşem cevaba şaştı..bu cevap onun ruhundan dı, anladı..gülümseyerek :”vermem” dedi çocuk..”o nefes sizsiniz çünkü..”


ve anlattı Makam-ı KUL:”sen başına geleni kabul ediyorsun ama aslında razı değilsin..o yüzden de acı çekiyorsun, çünkü istiyorsun.” çocuk biliyordu bunu.. sesli istemiyordu ki.. ama dedi Zaman bilerek:” için istiyor..razı ol,şükret bak, her şey değişecek ..sen olana sabrediyorsun ama razı değilsin..için razı değil” dedi..”evet “dedi çocuk “razı değilim” dedi..çok kırgındı çocuk, çokkkk..her an yeniden kanatan, camdan can kırıkları vardı onun..her olup biteni kabul etse,sabretse de o kırgınlık ,o dağılmışlık ,o koskocaman hüzün dağılmıyordu ki..elinde değildi..çocuk kendi istediği gibi olmayan her şeyi red ederdi gerçekten de..sadece onun dilediği gibi olmalıydı.. ne yazık ki buda hiç gerçekleşmiyordu..gerçekleşse de işte böyle ulaşılamaz oluyordu..”ne gelirse kabul edeceksin,eyvallah diyeceksin” dedi çocuğa Zaman.”.eyvallah deyip geçmeyi öğreneceksin..”


bugün farklı idi..çocuk onunla dost oluyordu, bunu tahmin ediyordu…onunla öyle dost olmak istiyordu ki, teklifsiz ve karşılıksız olsun..en safından birbirlerine karışmış, birbirlerinde yok olmuş gibi..ancak bu kadarını hayal edebiliyordu istediği dostluğun..daha ilerisini hayal edemiyordu..bu sevgi gönül işiymiş ya hani..o gönlünde ne cinsiyeti varmış, nede bir bedeni ya hani..işte burası bilinmeyen ak noktalar diyarı gibiymiş..nur tarlası..


çocuk imkansızlıklardan dem vurdu..”imkansız diye bir şey yoktur” dedi Zaman..”bak” dedi “ben varım ama ..”çocuk ona inanamayan gözlerle gülümsedi..”varım” dedi Zaman..”hayattayım ve yaşıyorum..”çocuk aynı inanmayan gözlerle O’na sevgi ve şefkatle gülümsedi..çocuk yaşlanıyordu ve zaman geçiyordu.. “vakit bereketlenebilir ,biliyorsun” dedi Zaman..çocuk gülümsedi..çocuk bu alemden kopmuştu..öyle bir kopuş ki, onu tutan ip sadece O’nun elindeydi ve o çocuğun karşısındaydı. çocuk sadece O’nunla yaşama tutunabilirdi..

çocuk giderek duygularının ve düşüncelerinin daha latifleştiğini hissediyordu..her baktığı ,her duyduğu söze pek çok anlam yükleyebiliyordu..bu sonsuza gidebilirdi, anlamıştı..”ilmi isteyene veririm buydu işte.”ilim hep çoğalmaya mahkumdu..ama sevgi ilimden çok daha özel ve derindi..ilim neydi ki, aşk ın yanında..hiç ti..teferruattı..

sanki içi boşalmıştı..sadece kılıf gibiydi bedeni..ve artık insanlar onu daha çok incitiyordu..daha çok ıssızlaşmak ihtiyacı duyuyordu..o buraya ait değildi..gitmek istiyordu..O’da ulaşamayacağı kadar yukarıdaydı..


O’na masallarını uzattı..masallarından başka verecek hiçbir şeyi yoktu çocuğun ve masalları da O’ndan geliyordu..çocuğun masalları O’nun izniyle yazıldığı için canlıydı..aynı sevdiği,okuduğu canlı kitapları gibi canlıydı..bu tenezzülün en doruk noktasıydı anlayan için..o sadece bir papağandı..ama O’nun papağanı… bu bile güzeldi..
çocuk yoktu.. aynı masalları gibi bir masaldı ve O’da çocuğun masal kahramanıydı..tabii çocuk yazarken ağlıyormuş…..
…………………

eve dönünce hurmalarından yedi çocuk ve uyudu..sabah gülümseyerek-teşekkürlerle uyandı ve şöyle dedi..Yunus’un söyledikleri doğruymuş..isteyene ver onu.. ben, seni istiyorum. seni seyretmek ve seni dinlemek, başka hiçbir şey değil:)dedi…

tv. yi açtı..bir kanalda Kur’an meali vardı..Hz. Süleyman’ın, Belkıs’ı sarayındaki havuzdan geçirmesinin ayetiydi..çocuk ahh dedi ahh anlama bak…cam silicisinin cilaladığı, o camdan kalbi hayal etti..Belkıs’ın, Süleyman’ın gönlüne taht kuruşunu düşündü..ne güzeldi..sevindi..Süleyman önce;” tahtı-arş’ı-gönlü”, sonra o tahtın sahibini gönlüne getirmişti ve hane mamur olmuştu..yada bu ters manada olsa bile fark etmiyordu..gönüller bir olmuştu..önemli olanda buydu..onlar bir ve aynıydılar..bir beden de iki gönül olamayacağı için; aslında Belkıs’ın getirdiğini sandığı, o, taht-ı arş-ı gönül , Süleyman’ın, ona yolladığı mülküydü..Süleyman’ın bildiğiydi bu ilim.sadece, bunun yeni farkına varan Belkıs’tı,o kadar..bir bedende iki balıkçıl kuşu kadar mutluydular şimdi..

hurma kutusunu eline aldı üzerindekileri okudu..Medine Hurmacısı.. ve sahibinin ismine baktı..”bir insanın bu kadar ihtişamlı ismi olur mu? Olursa ne olur? “diye düşündü ve güldü..O, olurdu tabii..hurmacının adresine baktı..muhteşemdi..her şey çok anlamlıydı ve çocuk mecaz çözmeyi ne çok seviyordu..O’nun kelimelerinin ,cümlelerinin mana arkeoloğuna dönüşmüştü..her şey ne güzeldi şimdi..bu hurma kutusu; çocuğun ona sunduğu latif kalbinin ikiziydi-izdüşümüydü aslında..ne incelikli bir hediye…Hz. Mevlana demişti ki:” kimin öyle bir kalbi olursa, o kişi, işi gücü bırakıp, o gönlün bekçisi olsun..zira en ufak çatlak istemezdi o gönül, içindeki inciler akıp giderdi çünkü..”işte çocuk bu manayı öğrendiği için hak etmediği o kalbi, ait olduğu yere iade etmişti..çocuk hem çok incinirdi, hem de bol bol incitirdi..şimdi anlamıştı çocuk neler olduğunu..ve işaretlerini okumaya başladı..


çocuk dikdörtgen hurma kutusuna baktı..ona sunduğu latif küre gönlünü hayal etti..dairenin izdüşümü kareymiş ya hani, aklına geldi; Kabe’nin hatim bölgesi ile dikdörtgen olduğu ve gülümsedi(hz.İbrahim ve Hacer i hayal etti..)çocuk ona batınını sunmuştu O, ise zuhur mahaliydi..iç ve dış birleşmişti yani..ve çocuk O’na içi boş himmetleri vermişti.. O bunları, Peygamberin eli ile diktiği, o muhteşem akik taşına benzeyen hurmalar ile doldurmuştu..ve çocuk hurmalarına baktı..bu kutuya, iki sıra halinde, muntazam dizilmiş hurmaları saydı tam 100 adettiler..her katta 50(o. :) hurma vardı ve 5 muhteşem bir rakamdı..Celali ve Cemali.iki elin birliğini..aileyi..sabr-ı, asr-ı, bir nebze anladı sanki..ve tesbihin manasını belki de…gülümsedi çocuk..insan bu kadar mı anlamlı hediye verebilirdi.?. bu kadar mı sonsuz manayı bir şeffaf kutuya sığdırabilirdi?çocuk ne şanslıydı…O’nun dediği gibi şükretmeliydi,çokkk şükretmeliydi..O çocuğa demişti ki:” siz şükretmelisiniz, hem de çok şükretmelisiniz..”çocuk O’na gönlünü vermişti ya hani, işte ,o gönüle girdiğinin deliliydi bu hurma kutusu çocuk için..ve o gönle giren asla çıkamazdı..bunu kendisi söylemişti çocuğa..



çocuk son zamanlarda nedense içinde hacca gideceği hissiyle yaşıyordu..nasıl olacak bilmiyordu ama gidecekti işte.. demek ki gitmişti..bilmeden hem de O’nun gönlünde..
Makam-ı LAcivert gittiği arınmışlık denizinde öyle arınmıştı ki, bu aleme döndüğünde kirlenmesi lazımdı.ama kirlenmeyen, arı duru kaynağı, kendisinin makamıydı..kir orada duramazdı ki...O beşerdi ve beşerler hata yapardı.ve en büyük günah belki de mahsun,O’nu gerçekten seven bir gönlü yıkmaktı..işte, O bunu gerçekleştirmişti.. artık anlamıştı ki, kırdığı o kalp çocuğa ait değildi.. O, kendi gönlünü kırmıştı..ve O’nun gönlü asla kırılmazdı..işte akıp giden incilerinin yerine, gerçek mana hurmaları ile dolu bir şeffaf kalp getirmişti..o çocuğun tüm günahlarını üstlenip, çocuğu paklamıştı..çocuk buna layık değildi..ve şükrediyordu ….çünkü büyük tevbe ayındaydılar ve artık çocuğun hayatı saatli maarif takvimine endeksli gidiyordu..O, gerçek bir Mutlak Mürşid-i Azam’dı ve müfredata sonuna dek uyuyordu..tabiat-tarih ve çocuk bir bütündü..gönlünün ihtiyaçları,ruhunun ihtiyaçları,nefsinin ihtiyaçları,bedenin ihtiyaçları bir bütün olarak vaktinde seyrettiriliyordu..

babanne kelimesine baktı..baba anne, bab anne ve daha ne çok mana var.. ah ne güzeldi..şimdiye dek, neden bunun farkına varmamıştı ki.?.bu kendisini bilemeyen kadını düşündü..bazen Allah işlediği eli kendisine bildirmezmiş ya hani..işte çocuğun babannesi de böyle kendisini bilemeyen aletlerdenmiş..ata dedelerine, padişah fermanı ile verilmiş bir beziryağı değirmenleri varmış eskiden..babannesi geceleri tek başına işte bu değirmeni beklermiş....orada geceler boyu korkmadan ne düşündüğünü merak etmiş.çocuk, bostanın altından akan dereye gitmiş..her yer amazon gibi olduğu için çaresiz bakıp geri dönmek zorunda kalmış ..zaten, değirmenin devasa taşları da, evin bahçe duvarında diziliymiş..3 tane tekerlek taş..bir devasa daire taş.. diğeri iki eşit büyüklükte onun yarısı kadar iki daire taş..anlamlıymış tabii..manaya gel demiş çocuk yazarken manaya gel…değirmenin yerinde ise yeller esiyormuş. sadece akan-kıvrım kıvrım bir dere, uzun ince bir yolda, seyrine devam ediyormuş..

köylüler hiç korkmazlarmış..oysa bizler- şehirliler ne korkakız değil mi?herkeslerden korkarız ..herkesi suçlu biliriz..evimize tanımadıklarımızı almayız mesela..ama köylüler-yakın olanlar, hiç tanımadıklarına bile kapılarını açar ve yedirip,içirebilirler hatta yatıya kaldırabilirlermiş..insan köye gittiğinde kendisini çok değerli hissediyormuş..çok ilginçmiş bu…şehirde ise kimsenin kimseye değer falan verdiği yokmuş hakikatte..korkunç bir bencillik varmış nedense..doğallıktan uzaklaştıkça belki de huylarda yapmacıklaştığı içindir..kontrollü ve kurallı ama samimiyetsiz bir kontrol ve kural bu..

ve köy evlerini düşünmüş çocuk..sanki Nuh’un tufanını görmüş ve o zamana öykünmüşlerin, bir daha tufan olursa limana demir atmış –Nuh’un gemisi –evi gibi yaptıkları bir evmiş, bu ev..sanki bir daha tufan olsa, ev direklerin üzerinden çıkıp yüzebilecek gemi gibi gelirmiş çocuğa..ev sadece direkler üzerindeymiş..zeminde,direk aralarına, bölümlere hayvanlar için “dam”-ahır yapılmış..ön direklerin altında kışlık odunlar istif edilirmiş..önden, seki üstünde tek katlı duran bu çatılı ahşap kütüklerden yapılmış evde hiç çivi yokmuş mesela eskiden..geçme usulmüş..arkadan iki katlı gözükürmüş çatı ile üç kat..ve eve bir gemiye biner gibi” basak” denilen bir ahşap köprüden girilirmiş..ve direk “hayat” denilen koskocaman bir salon güverteye..hayat ın iki yanında eşit dizimli oda-“evler” varmış.evlerin her birinin içinde; gizli bir dolap şeklinde“hamam”-banyo ve yanında bir taş örme “ocak”-şömine ve “yüklük”-dolap varmış..tavana yakın “tereke”-raflar olurmuş oda-evlerde..her evde,sabit ahşap, seki şeklinde bir “pereke”-divan varmış..”hel-a”-tuvaletleride içindeymiş bu köy evlerinin..demek ki eskiden yaşayan bu insanlar kişisel özgürlüklerine çok düşkünlermiş..kendi cumhuriyetleri, aynı evin içinde bile varmış..şimdi bu şekilde, şehirde kaç ev varmış düşünmek lazımmış..Anadolu Medeniyeti nereden gelmiş düşünmek lazımmış değil mi?büyük şehirlerde bile, hiç hava almayan duvarlara sahip,plastik pencerelerle dolu,plastik aksesuarlı küçük bir dairelerde tek banyoyu ,işlevsiz küçük odaları ,iç içe senelerdir kullanan-bir iki-bazen daha fazla nesil, bir arada yaşayan sözde Müslüman ailelerin düşünmesi lazımmış..aileye saygı nedir..mahremiyet nedir?insan geçmişinden neden utansın ki?..olan olmuş ve geçmiştir ..onlar tüm imkansızlıklarla neler yapmışlar .biz, kendimiz, onların koyduğunun üzerine ne koyabilmişiz ona bakmalıyız..utanacak biri varsa oda biziz..ne kadar ileri gittiğimiz sadece evlerimizden bile belli olur..teknoloji rahatlıktır ama mutluluk ve huzur başka bir şeydir..her şeyi alabilirsiniz,her şey bir “tık “mesafesinde ve kolaylığında olabilir ama mutluluğu-huzuru satın alamazsınız..bugün diplomaları bile satın alanlar var-makamları mevkileri..insanları…huzuru ve iç dingiliği satın alabilene henüz rastlanamamış ne yazık ki..burada düşünmek lazım biz ne kadar medeni ve gelişmişiz diye değil mi?gelişmiş olan makineler mi yoksa insan mı?galiba gelişen sadece makineler değil mi?işte bizde o yüzden” insan olmak yerine; ne zaman daha tekno robotlara dönüşebileceğimizi merak eder olmuşuz..”

çocuk geçmişini arıyormuş ya hani..işte eskiden bir gün, tv de Eurovision yarışmasının sonuçlarını görmüş..Ukrayna denen bir ülke kazanmışmış..ve parçayı girmiş haberler..çocuk bu vahşi ve çığlıklı müziği duyduğunda tüm bedeninde ve kalbinde acaip hisler uyanmış..o kadar coşkun bir sevinç.. aynı o vahşiler gibi dans etmek istiyormuş..çok şaşırmış ve hemen haritaya bakmış..Ukrayna, çocuğun köyünün tam karşı sahili değilmiymiş.. bu bölümü kardeşleri gülsün diye yazıyormuş çocuk ve Zaman’a bir şeyi olur dedirtmek için tabii(geleneksel selamlama için, tüm fırsatları değerlendirebilmek adına:)ve bir hafta sonra bir belgesel izlemiş..Finli’ler kendi köklerini arıyorlarmış..Ukrayna da bir 2000 küsur sene evvelinin Amazon Kadın kemiklerinden aldıkları DNA örneklerini araştırıyorlarmış..işte, gelmişler gelmişler bu kadının yeşil gözlü ve sarışın-kumral ve Türkçe konuşan biri olduğunda hemfikir olmuşlar ve gitmişler gitmişler o küçük kadını bile bulmuşlar..çocuk ağlayarak izlemiş bu son sahneyi-küçük kızın adının anlamındanmış bu gözyaşları.. zaten Finli araştırmacılar bile sevinçlerinden ağlamışlar..Çin sınırında, Tibet tepelerinde, bir küçük Türk göçerleri varmış..işte bu Türk göçerlerininde, 9 yaşında Müslüman-Meyrem Gül isimli kızı..üstelik bu kız açık kumral ve yeşil-ela gözlüymüş ve Türkçe konuşuyormuş ..kızdan alınan tükürük ve kan örnekleri Avrupa’ya yollanmış..sonuç gelmiş..yüzde doksandokuz Meyrem Gül ve 2000 küsur senelik Amazon Kadın aynı genlere sahipmiş..Avrupalılar bir daha soylarını hiç merak edip aramadılar sanırım:)ironik tabii..

bunu neden yazmış çocuk.?.…masallarına anlam yükleyenler için yazmış tabii..olmayan geçmişini de aynı masalları gibi, bu şekilde, oradan buradan nasıl kolayca kurgulayabildiği anlaşılsın diye mesela..mana atfedilmesin diye ..”anlayan anladı ..anlamayan yalan saydı” misali işte:)hayal perdesi bu ya..sen kendi filmini “kolaj et” yeter ki hali..birde akrabaları gülsünler diye..madem bilinen bir geçmişleri yokmuş..sanal-yalan alemde çok kolay tarih yazılabiliyormuş…aslında geçmişini yok edenlere biraz daha kızarsa çok daha görkemli,derin köklerine gidebilirmiş çocuk..en nihayet ademe ve evveli olan toprak haline bile.hatta…….

tabii mesele bu değilmiş aslında..Eski Mısır ve Eski Amerika uygarlıklarına dair belki yüzlerce- binlerce belgesel ve araştırma varmış yanlı yayın yapan belgesel kanallarında..oysaki nedense ne Sümer’lilere ait nede Hitit’lere ait hiçbir çalışma gösterilmiyormuş..çocuk da buna çok içerliyormuş..neden bizim kimselere benzemeyen çok zeki ve kültürlü kişilerimiz, yabancı hayranlıkları yerine kendi köklerine eğilmiyorlarmış çok merak ediyormuş…adamlar bir şey bulmuşlar ki bu denli özenle saklıyorlarmış değil mi?insan ne bulduklarını merak etmez mi ya huuu…

ve çocuk hayalden hayale atlamış..gelelim seyr-ü sülük hayallerine demiş..şu evrim meraklıları mesela demiş çocuk..illa bir hayvandan geldiklerini ispatlamaya çalışanlar ne haklılar ah bilseler demiş..ama bunu ancak bir Kamil’le seyr-ü sefer yaparsa müşahede yapabilirlermiş..ve hayvanlık alanlarında uzmanlaştıkları varlığı hakkı ile öğrenebilirlermiş..belki buna gerek bile yokmuş..rüyalarına bakacaklarmış ve tabii huylarına..hayallerinde hangi hayvanlarla haşır neşir..hangi hayvanları görüyor ve hayvanlarla arası nasıl ..al işte.. o esnalarda hangi hayvan mertebesinde seyrettiğinin evrimiymiş bu..en tehlikeli hayvanlardan, semalarda kanat çırpana dek mecazlı manaları varmış onların..evrim her an sürüyormuş yani.her kişide hem de ..bunun için Darvin amcaya bile gerek yokmuş..huylarımıza ve onların temsil ettiği hayvan boyutlarına baksak yeter değil mi?ayrıca çocuğun sakladığı bir gazete sayfası varmış seneler evvelinden..tam sayfada pek çok köpek sahibi ile köpeğinin fotosu varmış..tüm köpekler sahiplerine ikizi kadar benziyormuş..demek ki bizi çeken, bizim için cazip olanlara da bakmak lazım galiba..aynı olanlar birbirlerini bulur derler ya …


ve illa ben teknolojik robot olmak istiyorum diyen üstün zekalı kişiler içinde seyr-ü seferde yer varmış..mesela bu kişiler beyinlerinin nasıl çalıştığının sesini bir duysalar asla biyolojik bir makine olmak istemeyebilirlermiş..belkide biyolojik bir robot olduklarını sanıp sukütu hayale uğrarlarmış..Allahımmm!! beni öldür!! ne olur öldür!! diye yalvarırlarmış belki de.ve dr. efendiler de onları şoklar-elektirik felan verirlermiş..deli diye:)hiç mükemmel olan ruh, hasta olabilir mi ki,ona elektirik verilsin..bu işkencenin vebalini kim ödeyebilir?..beden ,ruh ile anlaşamadığı için nefsin zulmüdür bu..hastayı hasta eden haller-kişiler ortadan kaldırılmadıkça, hastaya trofodan elektirik versen ne olur değil mi?

beden bilimciler, mesela; onlar içinde hayal perdemiz de seyir varmış..bak, nefsin gider, orada hiç haberi bile olmayan biri ile bir halt yaparmış..ve sen bakarmışsın..ve beynindeki bir noktaya bir görünmeyen el kumanda edermiş. “tık” ve o hoşluk hissi gereken mahale gelirmiş..ne alaka dermişsin, bu ne yani şimdi?..hemen delimi oldum yani şimdi?..kim, bu muhteşem sistemi ilaçla uyutabilir ki.?.o uyumaz..biz uyuttuğumuzu sanırız..o bizi uyutur..

yada her parçan ayrı ayrı olurmuş ..bakarmışsın ki bunların birbirlerine değmeleri bile mümkün değil..aralarında cazibe-mıknatisiyet yok ki..hangi kudret bunları birleştirmiş ..bu nasıl ilimmiş..Allah, Allah, Allah..
yada ben müzisyenim-sesim..dehayım ..sana da seyir varmış..al bak dalga boylarınla ister cızırtılı frekansla yayın yap, ister huzurla salınarak..işte insan beyni bu.. acaip ötesi acaip ..her yanı hayret.her anı hayret..
ama bunlar insanı kesmez, boşa bu gayret..maksat Muhabbet..sadece O Yar’e beni biraz daha fazla okusun-benle biraz daha hemhal olsun,okurken birazcık gülümsesin diye bu marifet:)bütün ilimler sadece O’na ulaşabilmek için, O’nu sevebilmek için bahane…
sürebilme ihtimalini bile sevdiğim…. kalbimle..
Nur Cihan
19.05.2009
nuralem7@hotmail.com