9 Mart 2010 Salı

EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-5


EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-5

 
 
Mutlaka öğreneceğini bildiğin bir şeyi sormakta acele etme.Zira hikmete uygun değildir.
Sadi-i Şirazi
……..böylece Attar’ın Mantıkut Tayr’ı hayat buluyor ve tüm tefekkür düşünceleri kanatlanıyor..tutana aşk olsun:)….
İşte ankaları bile vuruyorlarmış…hem de hiç acımadan..vurmaya bile üşeniyorlarmış üstelik.. o, O duvara çarparak paramparça oluyormuş sadece..bu masalın 2. bölümünden itibaren hep 5. yi yazabilmek hevesi ile ilerlemiştim biliyorsun..oysa, O, hayallerimin erişilmez duvarına bir kez daha yığıldım..yağmalandım…beni paramparça yaptın..
sevinçlerimi, özlemlerimi, dokunuşlarımı, lezzetlerimi, heveslerimi, sorularımı, cevaplarımı, gururumu-benlik dağlarımı yağmaladın yine..aslında bende, Sen gibi esebilirdim..hakkım vardı biliyorsun..sadece Sen incinme diye yapmadım..Sen incinme..ama tüm incilerimi saçtığımı da bil..bir tane bile kalmadı bence..ne önemi var ki artık..istemiyorumm.galiba ben farketmeden olgunlaşıyorum…belki de Senin istediğini yapmalıyım..fırtınanın gözüne girmeyi başarabilmeliyim..bilmem kaç “el nino” gördüm..kendimde öyleyim zaten biliyorsun..iki dalganın-iki fırtınanın gözü beraber nasıl oluyor deneyimlemeliyim değil mi?Sen istersen evet..bu diğerlerine benzemeyecek …onu Zamanla öğreneceğim..Zamanımla yani..

ne dersen de…aynı tarihler ve aynı tekerrür…
Kapı Duvar..HayAlim; en gerekli yerde tuzla buz..neden demeyeceğim?çünkü, beni yapayalnız bıraktığın için bu masal hiçbir şeye benzemeyecek biliyorum..ben bu bölüme destan yazacaktım halbuki…göz cemal ,kulak da seda istiyor ne yazık ki…bu bir sanatsal masaldı ya hani..işte sanat özgür ve şımarık olur..sınırlarsak istenilen mana çıkmaz..burada iznim olanı resmedecektim..lakin hayatı boyunca ülkeme: muhalefetin mirasçısı olarak gelmiş, taaaa ölümüne dek bu işi kimseye bırakmadan sürdürmüş ve halen mirasçılarına da aynı muhalefeti devretmiş- o gerçek maviyi asla giyemeyen -ve asla gerçek bir lider olamayan adam ….güvercin seven fakat, daima, uçamasınlar diye kanatlarını yolan adam.. …hayalime bile muhalefet edip, Senle arama girene kadar..bana set çekmesine izin verdin…halbuki, onun ölümü bile muhalefetti..adı güzelliğin sınırıydı ve güzeli görmeme sed çekti..belki Rahman’ın Rahmetiydi, bilmiyorum…bilmeyi umursamıyorum artık..
belki de burası en nihayetim-sınırımdı..bilmem kaçıncı kez tosladığım yer..biliyorsun ki bunu yaşadım..hatırlayamıyorum sadece..hatırlamak için yaptığım her hamlede beni tekrar tekrar öldürüyorsun..Hz.Pir’in: bir dairenin bölümlerine dilimlenmiş- bilmem kaç ölümünü- deneyimliyorum sanki..ilki o meşhur depremim..diğeri beni kömür tozu haline getirmen..diğeri sayha sayha sesle vurman..her birinde dirilişim mutluydu..bir bakış bir tebessüm…şimdi o beyaz şey, bütün gece bana gülümsedi..beyaza kırmızı yakışır değil mi?ama o üstüne kırmızıyı değdirmez..leke tutmuyor..beyazdan başka renk kabul etmiyor.. çok manidardı..inceliğin için teşekkür ediyorum…kendim istedim zaten..
(asillerin kanı mavi olur derler ..neden damarların içinde kırmızı da- dışından mavi gözüküyor peki?=bak bu halde bile soru sorabiliyorum.. bu iki rengin vuslatı mor olur..yani Sen haklısın. daha olmaya çok var, ölüme ise çeyrek:)
çoookk efkarlıyız çoook..bu sefer sessiz di ölüm..utançla yıkılmak belki de en ağırı..En Haris Zamanlardayız sanırım..sessizliğin rengi beyaz..hüzün yani..renk yok,ses de yok..kapı duvar…rengarenk noktalarla ölüme merhaba dediğimin bile ötesi bence…ağlamıyorum şimdi..ağlasam bile umursamıyorsun..Sana, hiçbir yol açmıyorsun..hep kalbime bakınıyorum..nerdesin?..yardımın?..ben ağlarken Senin de ağladığını hissediyorum..doğrumu?nasıl dağıldık böyle peki?..neden yaptın?..benim canımı yaktığında Seninde canın yanıyor öğreniyorum böylece…hissediyorum,gördüğümü hissediyorum..ben Sana kendimden daha çok üzüldüm biliyor musun?Sen sakın incinme ..ben …………….. Seni anlayamadığım ve anlatamayacağım şekilde seviyorum..bunun tarifi ve karşılığı yokkk..
bu bölüme zaafım vardı biliyordun?tüm tutkularımı elimden alıyorsun..bu sefer benim için bir sigara içmelisin..içip içmediğini bilemiyorum ama çoook efkarlıyız hani..acemice öksürme ve senin yüzünden sigaraya başladım diye beni sakın suçlama olur mu?..küllükte burada bak..içine yağan, yanmış bir ankanın külleri var..eski delikanlıların yaptıkları gibi dumandan halkalar yap baarii..bir diğeri, halaka-i evvelkinin içinden geçip gitsin ve diğerleri…bu masalda neler yazacaktım neler..şimdi yazmayı canım istemiyor..

geçen, salatta o hayalimi nasıl anladım bak! şöyleydi..7 si benden diğerleri Sen dendi ya hani..onlar bir türlü çözemediğim Tevhid Mertebeleriymiş galiba..bu 7 masalı bitirmeyi başarırsam, bu yazamadığım –yazmama izin vermediğin 5. masalı bana hediye edeceğini anladım..12 yi yani ve tabii 3 ü… yani 1İ…işte yazmam için tek gayret bu hatırlayıştı.. birde Senin yazman.. sadece yazman..içimden yazmak gelmiyor …”Sadi “de iki ay evvel okuduğum bir bölüm vardı, işaretlediğim.. bu bölüme yazacaktım onu..bence tek hak eden O’nun yazısı..o yüzden ben şımarma iznimi O’na devredeceğim. O, bunu yazabildiği için O’nu hayranlıkla kutlamak istiyorum..
“HİKAYE”
Anlattıklarına göre memleketin birinde bir adamın çok güzel bir kölesi varmış..O kadar güzelmiş ki, eşi benzeri az görülür bir güzellikteymiş..Efendisi köleyi dine ters düşecek şekilde seviyormuş..Bir gün arkadaşlarından biri ona demiş ki:
“Gerçekten yazık!Ah keşke bu kadar güzel olan bu köle böyle terbiyesiz ve bu kadar uzun dilli olmayaydı?”

Efendi arkadaşına şu cevabı vermiş:
“Eğer birisini seni seviyorum dersen artık ondan hizmet bekleme.Aşk,meşk araya girdiği zaman,ortada ne efendilik kalır ne de kölelik,cariyelik.”
Efendi,peri yanaklı cariyesiyle gülüp oynarsa,cariye,kendisi efendi olmuş gibi naz etmeye ve efendi de onun nazını çekmeye başlar..adeta cariye efendi ve efendi de cariye durumuna düşer ki,bu da son derece normaldir..”

bunu kim yazmış?.. tabii ki Zamanın Padişahına sunulmuş, bu hikmet deryasını yazan Sadi-i Şirazi ..bir insanın 
adı SAD-İ 
olunca demek böyle şeyler yazabiliyor..bence sad harfinde bir şeyler var…İlahi Maya misali değil mi?
….biliyor musun benim bir sarkaç teorim vardır..hipnoza girmişcesine cezbesine tutulduğum..onun itme- çekme ivmesiyle her şeyin olduğunu öğrenmiştim bir defasında..bilmem nereye çizmiştim gülerek..işte öyle halvet-sıfır-nötr-boşluk-sıfırın içinde noktayım anla yaniii..karanlık ..zifiri..içinden ışık sızan yer hani..aydınlığına muhtaç olduğum..ve bir türlü aydınlatmadığın..bu sabah: aydın isimli mey’in, başka bir el-nino tarafından mayalanmaya başlandığını öğrendim:)..bir ümit yani..fermanteleşmeyen bir türmüş bu?ne demek se, sen bil..her hazineyi bekleyen bir yılan olurmuş biliyorsun..ve yurdu saran destarcasına bir yolllll..aynı mana..uyuyan ejder..kurban istiyor tabii..yumurtaya girmek kolay mı? bilmiyorum..Sen söyle.. uzman Sensin..ben teslimim..
hayallerinden öğrenen biri olarak bu kadar hayal yeter bence.. çok bile..birde rasgele açılmış “Kamil Kitaplar” var tabii hayatımı yönlendiren..bak, yardım dilendiğim günün gecesinden… al ve seç diye elime tutuşturulmuş bir kitaptan açılmış bir sayfa..niyetim: “o yerle yeksan oluşumu, Senin bana anlatmandı” ve gerçekten anlattı..teşekkür ediyorum..her şey için..Dostluğun için..Var olduğun için.Seni tanımama izin verdiğin için..Seni sevmeme izin verdiğin için..beni koruyup, gözetip, rızıklandırdığın için…………..yazamadıklarım için…………
bu sefer” yokuz işte” diye bas bas bağırıp ağlamayacağım biliyor musun..ağlamayacağım..ağlamayacaaağımmm….Sen gibi susmayı öğreneceğim..sessiz ölümle dost olacağım..Seni hala seviyorum..beni bırakıp gittiğinde , asla, sistemi-kurumu düşünüp “bir diğerine-gözüme gözüme gösterdiğin ardılına” yönelmeyeceğim..burada, sevmenin verdiği hakkımı sonuna dek kullanacağım..aynen Hz. Bilal-i Habeşi gibi, kendimden bile vazgeçip her şeyden hicret edeceğim….Sen, beni burada son kez öldürüp, Sende diriltene dek…………………..
”””Cenab-ı Hak insana tekamülüne vesile olması için nefis verdi..bu sayede de insan meleklerden bile daha şerefli oldu..Meleklerde nefis olmadığı için,daimi surette ibadette bulunsalar da yine Adem seviyesine çıkamazlar.
İnsan emaneti kabul etmekle,nefsinin aldatışlarına karşı durup,Allah yoluna koyulduğu,nefsini garip bırakıp ruhunu yükseltmek savaşında bulunduğu için zalim oldu.
Hz. Mevlana da Mesnevi’sinde:Ney,kanlı yolun sözlerinden bahsediyor..Mecnun’un aşkı kıssalarından bahsediyor,buyurur.Çünkü aşk yolu kanlı yoldur.Aşk,ikilik kabul etmez.Hem nefis hem canan olmaz.Aşk sahibi ölmeden evvel ölür.
Bu yol kanlı yoldur.Nefsin izzeti,şerefi kırılıp Allah namına feda edildiği için kanlıdır..Fakat insan da bu kanlı yolu seçmekle bütün İlahi İsimlere mazhar oluyor.

Böylece Adem’in,herkesten,her şeyden hatta Meleklerden, Arş ve Kürs’ten ilmen üstün ve tercih edilmiş olması,hiçbir yaratılmışın kabul edemediği İlahi Emaneti kabul etmesi ile sabit olmuyor mu?
Emanetten maksat,nefsini bilen Allah’ını bilir manasıdır,yani aşktır,cezbedir.hayvanlarda vesair eşyada bu kabiliyet var mıdır?Bu kabiliyet yalnız insana verilmiştir.Rahman’ın cezbesine,aşka istidadı olan yalnız insandır.”””
---------------------
SOHBETLER/KEN’AN RİFAİ(515.sayfa)
Hiç bir şeyi olamayan bu masalın, bari bir şarkısı olsun…
ben bir kadın(adam)sevdim
Sen Uyurken hasretin dökülür gecelerden sokaklara,
Gelir yüreğime çöker Her gün başka bir pencerede,
Sensizliğim yollarına bakar ve boynunu büker,
Ben bir tek kadın sevdim o da sensin o da sensin,
Ben bir tek sende yandım alevlendim delilendim,
Ben Bir Tek Adam Sevdim O da Sensin, O da Sensin,
Ben Bir Tek Sende Yandım Alevlendim, Delilendim,
Ben bu sevdayı yemin bildim söz bildim,
Ben bu sevdayı kutsal bildim….


 
 
Nur Cihan
09.03.2010
nuralem7@hotmail.com


EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-4






EN SOYUT SANAT İSLAM
dır mASALı-4

evvett.nerede kalmıştık, unuttum..ama olsun, ne önemi var?.. hayat devam ediyor.kaldığımız yer= başladığımız yer nasılsa, değil mi?bu hafta 4. haftamız ve ben henüz istediğim manaya ulaşamadım …desem de:)ilginçlikler hep devam etti..Sana onları yazacağım..benimle yazdığını bilsem de, Sen oku, bana ne anlamam gerektiğini anlat diye..geçenlerde  bişey oldu, bak!..tam karşımda Hilye-i Şerif asılıydı ve aramızda ekran vardı ..Selsebilim Aziz Kur’an ı dinliyor ve izliyordum..beyaz bir koltuk üzerindeydik ve çok tuhaf oldu..böyle kademe- kademe diziliş..acaba dedim, ne zaman hııı?...
Sana sosyalitemden bahsetmedim..asosyal olduğumu anlatmama gerek yok sanırım..bari birde,akültürel yapımdan bahsedeyim:)…Evvel Zamanla başlayan kitap okuyamamam, Senle dibe vurdu biliyorsun..bu yıl sadece 4. Kitabımı okumaktayım..hepsi tekrardı..ölene dek yine yine okuyacağım onları..biri birim,diğerleri Geylani Hocam,Arabi Hocam ve hala bitmeyen Sadi….birkaç ayda bir, bir film izleyebiliyorum..dikkatim dağınık ya, o yüzden..bu zamane hastalığıymış..ben eskidim, ama olsun, hala kendimi çocuk sandığım için normal bu.. birkaç yıldır hiç haber programı izlemedim....içinden kan revan geçen hiçbir sahneye dayanamıyorum..bakamıyorum ve  çok rahatsız oluyorum..aklımdan hiç çıkmıyor..böyle.. şimdi şu oldu, şimdi bu olacak diye bağıran hiç bir programı seyredemiyorum..bir iki dizi bakıyordum fakat, onlarda hiç bitmediği için sıkılıyorum....bol bol müzikli program izliyorum..aslında, bir tek şarkıyı bile ezbere söyleyemem biliyor musun?.. hatırlamıyorum.. çünkü ben inanılmaz bir dalgınım..arada belgesel bakıyorum ki,her zaman- eski uygarlıklar tiryakisiydim…hala en çok onları seyretmekten hoşlanıyorum..tüm dünyadaki gelmiş geçmiş uygarlıkların hemen hepsi; neredeyse  aynı ritüellere sahip ve anlattıkları hikayeler de üç aşağı beş yukarı aynı..yorum ve anlayışları bir tek farklı..
başka… evime iki yıldır gazete ve dergi girmiyor..eskiden,her gün gazete okumazsam huysuzlanırdım ..bu sanatsal masalıma ilk başladığım hafta, ön çalışma için tv de gezindim.Sana daha akıllı gözükmek için yaptım..haberleri açtım, sadece on dakika dayanabildim, olmadı..başka şeylere baktım..hiç yeni bir şey yok inan..ben eskilerle de idare edebilirim,kapasitem az ne yapayım....kap küçük…bu bağlamda bana yetiyor onlar...dolayısıyleee, anladım ki; gazete okumadığımda ve haberleri izlemediğimde ,dünyada ve ülkemdeki haberlerden haberdar olmadığımda hiç bişi değişmemiş..her şey aynı tas aynı hamam devam ediyor ..ve olaylar üzerinde benim hiçbir önemim yokmuş:)..ben olsam ne olur, olmasam ne olurmuş.. şimdilik, yerlerde sürünen genel aktüel- asosyal yapım hakkında bu bilgiler yeter..cehaletimi tescilledim.. tüm kınamalara açığız  yani..o yüzden yazdıklarımdan mesul değilim..artık kimse takmaz nasılsa..sonra, gene bu konuda Sana yazarım…
sinemaya gideceğim.. çocuklar avatar a gideceğim için çook sevindiler.yemek yaptım.. bir sürü sebze yemeği..Ayşenur ,dört tencere yemeğin kapaklarından bakıp şunu dedi:”yenebilecek yemek neden yapamıyorsun anne ,yaaa?!!..”hiç birini sevmiyorlar ve kimse yemeyecek biliyorum..ama o sebzeler, eve, ben yokken gelmişler:)..kerevizi hazırlarken inanılmaz “kereviz kereviz” kokuyor, çok acaip oluyorum..ilk kez.. neden?... gülüyorum:)portakal ve mandalina suyu ile pişireceğim bak, o zaman güzel olur diyorum..neyse dalgın olduğumdan,4-5 saat sonra eve döndüğümde yanık kokusu ile mutfağa girdim..kerevizlerimi en kısık ateşte unutmuşum tabii..ve taaaa tepesine dek kuruyup yanmışlar:)çocuklar kömür olmadan kapatmışlar..kornflex yemişler..ertesi gün hamburger ve patates kızartması yaptım ..herkes memnun oldu..yemekte; daha vizyona girer girmez izledikleri “avatar” filminde ne hissettiklerini sordum..hiç bişi hissetmemişler..saçma bulmuşlar..çok şaşırdım..bunlar benim çocuklarım mı dedim:)üstelikte sanatçı olacaklar inşallah, ilerde tabii..
en son geçen sene  sinemaya gitmiştim..avatar filmini etrafımda neredeyse seyretmeyen kalmamış..zaten her konuda çok geri kalmışım.. bu kadarı ayıp deyip, bende görmek istedim.. ve tabii gördüm..hemen masalımın bu bölümü için hayatıma bağlandığını  anladım.Sana hissettiklerimi yazacağım, film gibi olacak.. yani üç boyutlu..içimdeki içimde :)Sen yani..
bir varmış bir yokmuş..insan evladı denen gök insanları acaip zekileşmişler..tüm paralarını-zamanlarını, beyinlerini tüm kapasite kullanmak üzere harcamışlar..latif ve böyle çok boyutlu pc leri varmış ki, muhteşemmiş.. dünyada taş üzerinde taş bırakmayıp; oymadık  yer,çalmadık hazine ,ağlatmadık masum,halt etmedik namus bırakmamışlar..yeter mi? o tam kapasite çalışan insanın beynine bu..yetmemiş tabiii..Allah herkesin Allah’ı ya.. çalışana isteyene veriyormuş ...sadece kendilerine gelişen bencil beyinleriyle,  sadece kendilerine müsülman olmuşlar bu insanlarda ..halbuki teknoloji için harcanan paranın çok küçük miktarını, diğer insanlık için harcasalarmış; dünyada ne yoksulluk kalırmış nede hastalık.. sanki o ahir zamanın hali,sadece bana, hep bana, ya banaymış..….ben tek im diyorlarmış hep..- teklikte kalakaldıkları içünde , asla biriz- birim diyemiyorlarmış tabii..orada takılmışlar yani..
öyle zekilermiş ki teknoloji manyağı olmuşlar.. artık insan üretebiliyorlar, kendilerini de uyutarak -rüya kanalıyla(gel de gülme- mistik yani) bu  biolojik robotlarına aktarabiliyorlarmış..yani bedenler ayrı mekanlarda olsa da, zihin ortak çalışıyormuş..ruh aktarımı gibi sanırım ..yani böyle anlayabildim..burası Oborjinler den alınmış sanki..çünkü Oborjinler rüyaya inanıyorlar..bu filmde tüm öğretilerden, tüm uygarlıklardan alıntılar var..çizgi filmlerin en gelişmiş versiyonu ve muhteşem..belgesellerin hayatımıza kattığı görselliği-ilmi  fark ediyoruz..çünkü mikrodan makro ya, geçmiş dino türlerine kadar tüm bitki ve hayvanatı görmek mümkün…mesela mikro organizmadan sürüngene- oradan dinozora- oradan tüm hayvani huyları barındıran, tüm alemi kendinde cem eden insana - Hindistanlılar için efsane varlık mavi kaplana- oradan anka kuşuna kadar-bir şeyin her şey biçiminde gözükmesi evrimi bile var..her şey asıllarına uygun olduğu içün de, bir kere daha muhteşem tabii..itiraz edeceğim, bu böyle değil diyeceğim sahne yok natüralizmde mesela..denizlerin dibindeki tüm mikro organizmalar latifler.. lakin ışıklarını da kendileri üretiyorlar değil mi?daha doğrusu ete kemiğe bürünmedüklerü içün, ışık dışarı sızıyor belki de..ben en çok,  geceleri tüm bitkilerin kendi ışıklarını verdiği o sahneleri sevdim.. birde o ağacın köklerini tabii..büyüleyiciydi ve anlamlı…kendi 20  yıllık rüyamı hatırladım..sadece bir ağacın köklerinden zorla koparılıp uyandırıldığımı hatırlıyordum..ama nasıl acı çekiyordum anlatamam..hiç durmadan belki bir hafta ağladım..ve o koparılmışlık acısı aylarca sürdü..sonra buna yakın, bir kez daha aynı acıyı yaşadım…şimdi içime bir şey geldi..hüzün…iki ağaç..lütfen!!…burada hatırladığım ayeti yazmama gerek yok tabii..
artık kendi ülkeleri kendilerine yetmeyen, tüm beyin hücreleri tam kapasite çalışan gök insanları, bir uygarlığın peşine düşmüşler meğersem..bunların adı Na’vi ler miş..mavi renkli dev ebatlı,narin,insan ve değişik hayvanların kombinasyonu Na’vi lerkocaman bir ağaçta yaşıyorlarmış..ana mekan ağaç mış..ve burası sanki cennetmiş..onların hiçbir teknolojiye ihtiyaçları yokmuş…beyaz adam ve teknolojileri umurlarında bile değilmiş..  zombi beyazlar(bu alemden yükselememiş ölüler),  illa size medeniyet getireceğiz, sizi özgürleştireceğiz:) diyorlarmış.. her zaman ki gibi..biz size yaşamayı öğretecez..nasıl, insan insanlıktan çıkartılır, göstereceğiz diyorlarmış yani..Na’vilerin ise hiçbir şey öğrenmeye niyetleri yokmuş.. çünküüü tek yapmaları gereken şeyi biliyorlarmışşşş..söz dinlemek-ZÜLFÜ YARE BAĞLANMAK-DOKUNMAK- yani fişi prize takmayı başarmak..işte, ne dilerlerse -o şeyle –o niyetle fişi prize takarak yani rabıta kurarak, aynı o şey gibi hissedebiliyorlarmış ve o şey de kendilerini hissediyormuş ..böylece ikisi bir olup, bir hareket edebiliyorlarmış.. çünkü tüm varlık insana secdeyle yükümlüymüş değil mi?gören gözü- tutan eli misali..
ve bu Na’vilerin yaşam ağaçlarının altında, gök insanlarının göz koyduğu bir cevher madeni varmış..işte kıyamet buradan kopacakmış… savaş bölümünü yazmayacağım..umurumda değil..ama kan olmadığı için bu savaş sahnelerinden hoşlandım..çizgi filmlerdeki ,çocuklarımın da sahip olduğu, o oyuncakların görüntüsünden de..ben,başka türlü anladıklarımı yazacağım tabii..ağacın olduğu o mekan bana, Kabe’yi hatırlattı..Kabe’nin altıda ve civarı da saf volkanikmiş ..ley hattı diyorlar ya...ve tam arkası Bermuda Şeytan Üçgenine denk geliyormuş..öyle okumuştum eskiden..ve Kabe, pek çok kere yıkılıp yakılmasına- seller basmasına rağmen, kimse temellerine dokunamamış....işte o ağaç da, onların Kabe’leri gibiymiş..etrafında muhteşem zikirler  yapıyorlarmış..ağacın kökleriyle esas rabıtayı kuran şaman kraliçeymiş..ondan gelen bildirileri uygulayan hüküm sahibi ise kocası kralmış..orada, eskiden, birkaç yüzyıl evvel sanırım, yaşamış büyük simurgun kemikleri varmış..kutsalmış..o zamandan sonra,bir daha hiçç gelmemiş..(gerektiğinde çıkıp gelen yenileyici misali)
İşte Na’vilerin bir de dua ağaçları varmış..böyle latif ..kendinden ışıklı..saçlarının zülüflerini, onun dalına doladıklarında; saç ile dal birleşerek, bağ-rabıta =ayakkabınızın bağını bile rabbinizden isteyinizi kuruyorlarmış..burada beni etkileyen sahneyi Sana yazacağım..Nefesi tabii..Seni..ama bu film çok edebli biliyor musun..
Zat’ını tefekkür etmemiş..sadece onu sezdirmiş..esas kız, esas çocuğa dua ağacını tanıtıyor..saçlarını dala sardırıyor çocuk… ve sesleri duyuyor..nasıl biliyor musun? muhteşem..kız diyor ki:onlar atalarımızın sesi..O’nun nefesinin içinde hala yaşamaya devam ediyorlar..bizi görüyorlar ve duyuyorlar..onlara buradan ulaşabiliyoruz..ben, altında koştuğum o celali nefesi hatırlıyorum..tüm bedenim sarsılıyor..O Nefese katılan Evvel Zamanımın sesini ve diğer bildiğim sesleri hatırlıyorum..Nefeste hükmü yürüyen Seni anıyorum..
filmi, hem beynimle, hem bedenimle, hem kalbimle izliyorum..bedenim ürperdiğinde kalbime yöneliyorum..kalbim ürpertiyorsa onu tefekkür ediyorum..bu bölüm; güzel zannımca, huyu anlatıyor..tarafsız olanı yani..
birde Evvel Zamanımın sık sık anlattığı bir anısını hatırlıyorum nedense:annem evliyadandı..bir defasında saf ışık halinde gelmişti..ışıktan bakamıyordum..ona bir şey sordum ..şöyle cevap verdi..”evladım, aldığınız nefesten haberim var..”
bir sahne:gök insanı esas beyaz çocuk ve Na’vi esas mavi kız ki, gelecekte şaman o olacak.. karşılaşıyorlar..kız,mahrem alanlarına girdiği için, yayını geriyor.. bu ok ve yayı tefekkür edeceğim..iki yay aslında= yay ve kiriş..şu an ikisi bir.. henüz ayrılmamışlar yani..biri aslı- biri gölgesi..maddesi ve manası sanki.. bu ikisi bir olanı, yayı ayıracak had bilir- bir ok(gözbebeği-IŞIĞI- değerinde olan kişi) lazım..haddi haddiyle ayırıp -okla çocuğu vuracak ….hıımmm..bak ne gelmiş..bir latif telek..sanki en derinlerde yaşayan deniz anası gibi ince ve nariinnn…öyle beyaz bir tülll..mini cibinlik gibi..gelip okun en ucuna konmuş..işaretmiş bu.. ve kız= oğlanı vurmamış.. sadece kalbinden vurulmuş:).. ilerde bir sahne.. kız oğlana yine kızdığı bir vakit ve onu yine öldürmeye çalıştığında: bir anda o latif tüylerden bir sürü gelip, esas oğlanın başına omuzlarına konmaya başlamışlar…çok hoş bir görüntü ..insanı duygulandırıyor aslında…kız :onların ,yaşam ağacının en derin köklerinde yaşayan, en latif ruhlar olduğunu söylüyor..oğlanı sevmişler yani ve koruyorlar…anka dan simurg a dönüşeceğinin işareti bu aslında…has kul olacakmış ..yani..sevgili….
şaman Annenin testinden başarıyla geçen beyaz çocuk için:kral Babası, kızına bu iyi kalpli beyaz adamı eğitmesi için görev veriyor..kız, çocuğa her şeyi öğretiyor..ve aynı eski zaman insanlarının yetiştiğinde, isim alması gibi, çocukla belli aşamaya gelince  kaf dağına gidiyorlar..çünkü orada yaşayan herkesin bineği  bir anka kuşu.. kız, çocuğa taktik veriyor…”seç birini” diyor..”ya sen seçersin yada o seni seçmiştir” ..çocuk:”nasıl anlayacağım beni seçtiğini” ..kız: seni seçtiyse eğer,seni öldürmeye çalışacaktır diyor..ve gerçektende çocuğu seçen anka kuşu, onu öldürmeye çalışıyor ama çocuk, onu yeniyor ve saçını onun zülfüne takarak bir oluyorlar.. anka, sadece ona ait oluyor ..artık dilediği yere özgürce uçabiliyor…burası bana ne düşündürdü biliyor musun?..Haybabamın, ben çoook küçükken anlattığı: Hz Musa’nın o dövüştüğü adamla olan hikayesini…onun anlattığı ve hiç unutamadığım.. beni o zaman etkileyen iki hikayeden biridir  bu mesela…ertesi gün yolda yürüyordum.. bir arkadaşım, beni ısrarla kahveye davet etti..gittim..bir rüya görmüş..kağıda yazmış..gülüyorum..iki adamın dövüş hikayesi ve nedeni var rüyada..yormam yasak ya, o yüzden yormuyorum..ama inceliğin için sonsuz teşekkür ediyorum..
Zat’ı A’li ..sıfatlarda, tüm terennüm sanırım:)..
başka ne vardı filmde..tabiatla ,eşyayla uyum vardı..ahenk ..ritim yani..sanki film, Kelime-i Tevhidi anlatıyordu..La ilahe illallah diyen gök insanları ve Muhammedünresulullah diyen na’viler gibi..Allah herkesin Allah ı tabii…ama ya Sevgili….olaylar son noktaya gelinceye dek böyle- ilk cümlede seyrediyorlar….aç gözlü beyaz insan:korkak yürekli olduğu için, en gelişmiş çelik zırh robotlarının içinde, bu cenneti talan ediyor..her şeyi yakıp yıkıyorlar…krallarını öldürüyorlar.. beyaz adamlar,kraliçe şamana soruyorlar: nedenyüce ruhun yardım etmediğini?…gelen cevap çok derindi..”çünkü o tarafsızdır diyor kraliçe..taraf tutmadığı içinde herkesin koruyucusu ve rızkını vericisidir..”…işte o varlık ağacını bile yıkıp yakıyor canavar- beyinsiz beyinliler…bir sürü olay oluyor..orman talan ediliyor..na’viler yenilmek üzereler..ama beyaz çocuk öyle bir aşık ki ,anlatılamaz..artık oda bir na’vi olmak istiyor..ve yardım etmek-hizmet etmek istiyor..ve şaman anne ona izin veriyor..çocuk dua ağacında dua ediyor..burada tevhidin ikinci cümlesine geçiyor bence..tarafsız olan  yaşam aşk- zülfü yare dokunan hislerden dolayı birden taraf oluyor..Hakikat-i Muhammedi uyanıyoryani..çocuk,ölmek üzere aslında.. gidip geliyor..onu ve avatarını ağacın köklerine yatırıyorlar..beyaz incecik zülüfler onu sarıyor..artık o bir na’vi olarak diriliyor..ve tabii o dirilince birkaç yüzyıldır uyuyan kızıl ejder misali -30 kuş-dev kızıl simurg da ortaya çıkıyor..adı truko marco gibi bir şeydi..ama benim için Turuk-u A’li yani bu yoldaki tüm erenlerin nefesiydi..işte onunla bütünleşen çocuğun idaresinde,orman canlıları ve na’viler beyaz teknolojik zalimleri yeniyorlar..böylece Attar’ın Mantıkut Tayr’ı hayat buluyor ve tüm tefekkür düşünceleri kanatlanıyor..tutana aşk olsun:)….
Şimdi de nihayetinde ne anladığımı yazacağım..bir kere senaristi tebrik ediyorum.. konunun hemen çoğunun, onun rüya aleminden yansıdığına inanıyorum…benim böyle renkli rüyalarım neden yok diye hayıflanıyorum ....
akıl ile kalbin savaşıydı bu,zannımca tabii..ruhun ve nefsin..teslimiyetin ve direnişin..çünkü gündüz insan uyanıktır ve aklı ile düşünür..oysa geceleri uyur ve teslimdir..hiç bir iradesi yoktur..ve aslında aynı olan madde ile mananın..
en gelişmiş makine uçaklarla- Ankaların savaşı çok hoştu..şunu anladım esas..teknoloji inanılmaz gelişiyor..bize sanal rahatlıklar yaşatıyor.. oysa gelişen sadece makinelermiş meğerse.. biz insanlığımızı makinelere satmışız..makinelerin hayatımızı  kolaylaştırdığı ve bizi kendisine tutsak etmesi hasebiyle; duyularımızı,hislerimizi yitirmişiz…kendimiz olmayı-bir başkası olmayı unutmuşuz..her yanı kablolu,her an bir makineye muhtaç hale dönüşmek üzere olduğumuzda aşikar…ilerde çiplerle bize komuta edecek canavarların halini gördük aslında bu filmde..
na’viler, bizim mana halimizdi..rüyalarımız-hayallerimizdi belki de..bir gün gelecek bizim rüyalarımızı,hayallerimizi,hatıralarımızı da yok etmek ,silmek isteyecekler demek ki..neden?çünkü, bugünkü egemen güç olan devletlerin; mistik geçmişi olan eski devletler gibi hatıraları ,ritüelleri, anıları, bağlantı kurabilecekleri bir inançları yok..en büyük güç bu bağ aslında..inanmak yani…ve hakiki imanın karşısında hiçbir maddi güç duramaz bunu da çok iyi biliyorlar..aynı Ebu Cehil’in zamanında “hikmetin babası” olması, ama bildiği halde kibrinden Hz Rasul’u kabul etmemesi gibi..tıpkı Fravunun, Hz Musa’nın peygamber olduğunu çooook iyi bilmesi gibi.. geceleri, Hz.Musa’nın Rabbine dua etmesi gibi..şeytanın tüm ilimlere sahip olup- edebsizlik etmesi gibi..bilerek ademe secde etmemesi gibi..herkes güç peşinde demek ki…asıl güç ise makinelerde değil..gönüllerde..çünkü onlar gönüllerde yaşıyor..burada da Haybabamın vitrinine yapıştırdığı şiiri bir kere daha anmam lazım bence..
SANSÜR
Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün
Olmazları olmuş sayacaklar bir gün
Onlar bu vehimle ellerinden gelse
Rüyâlara sansür koyacaklar bir gün
(Arif Nihat Asya)
sinemadan çıkıyoruz..alışveriş merkezinde; Da Vinci’nin icat ettiği maketlerden sergi var..vakit yok.. gezemiyoruz..bir tek,kapıdan çıkarken sergilenen pervaneye bakıyorum ..buda yeter benim için..onun konusunun ilk başlığı her şeyi anlatıyor.. onu buraya yazmak için not ediyorum..
PERVANE
Sonsuz güvenleri onları gökyüzüne uçururdu.. diye yazmış Leonardo..ancak, kendiside, insanların kanatlanması için, elinden gelen her şeyi yapmıştır..
……………….
ve sonraki gün..Tijani Hoca,  ülkesine dönmeden tek taş alyans sınıfına tekniğini anlatmaya geldi.. arabada, bize, hayatından kesitler anlattı..arkadaşım tercüme etti....Tibet’e yakın bir yerde medresesi varmış..Çin’de, havalimanından oraya tren ve otobüslerle 7 günde gidebiliyormuş…bazen de yürümek lazımmış..hep okuyormuş..çok kalabalık olduğu için araçlarda nadiren oturulabiliyormuş..ben, onu derste izledikten ve olaylara bakış açısını gördükten sonra şunu anladım mesela..hepimiz tasavvuf adına hep havalarda uçuşuyoruz..kimse yere konmaya niyetli değil..laf çok ama amel hiiç yok..amel eden biri gördüğümüzde ve bizi harekete geçirmek istediğinde ise, toptan bayrak açıyoruz..çünkü bizzz!!:) sadece laf salatası seviyoruz değil mi?..kimse bizim kahve köşesi memleket-din kurtarma ağzımızı düzeltemez...bizim ülkemizde; bir camide, O’nu çok incitmişler..namaz kılarken başına sarık takmıyor ve onların cemaate mensub değil diye tabii..ne aptalca..”ne zaman memleketine dönüyorsun..burada çok görür olduk seni” demişler..ne ayıp değil mi?Tijani Hoca, aynı sorunla eskiden ders verdiği başka yerde de karşılaşmış..hani biz müminler kardeştik? neden bu yol-mezheb ,şucu bucu ayrılığı? diyor…biz Muhammediyiz diyor..kendisini Kur’an öğretmeye adamış bu kişinin yaşadığı yeri görmen lazım..insan nasıl utanıp üzülüyor bilsen..ben isterdim ki bu muhterem kişi layık olduğu hürmeti, çok sevdiği bu ülkede görebilsin..bunu neden yazdım?.. çünkü, bunun Senin elinle olacağını gördüğüm rüyadan anladım:)çook teşekkür ediyorum..Seni seviyorummm..
günlerden cuma..anaokuluna şiir dinletisine gidiyorum…çocuklara  cumhuriyetin ilk dönem şairlerinin, acaip zor şiirlerinden öğretmişler..çocuklar çok zeki, çok uzun satırları,o zor cümleleri okuyorlar…ilk şiir “hoş geldiniz”. Elif okumak istemiyor..alkış-alkış..yok.. canı istemiyormuş..daha sonra okurum diyor..sıra ile çıkıyorlar sahneye..arkada perdeden sözler yansıyor..çünkü çocukların ne söylediği pek anlaşılamıyor ya, o bakımdan:)..bu 6. Yaş sınıfı..Ferah Bahar  bir film yıldızı edasıyla sahneye çıkıyor ..yarabbim bu kime çekmiş:) ..ben 20 li yaşlarımın sonunda insanlarla konuşmaya başlamıştım halbuki..okuduğu şiiri yazacağım..adı memleket isterim…bana bir dua gibi geldi..Sen amin dersen  olur inşallah..onu bu masala nasıl bağlarım diye düşünmeme gerek yok..Bahar M harfini söyleyemiyor:)memleket yerineHemleket isterim diyor..masalımın başındaki niyete denk düşüyor..Hz.Hatice annemiz ve Hz. Efendimizin aşkını” Ha- Mim”harflerinde,7 Hakikati Muhammediyi yani Himmeti Muhammedi ile arayacaktık ya..bu bağ bana yeterde artar zaten..
Hemleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Hemleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.
Daha sonraki günlerden birinde bir tören varmış..çocuğu da davet etmişler..ama o gitmemeğe kararlıymış..sabah Haybabamlı bir rüya ile uyanmış..öğlen organizasyonda görevli yeğeni de :erken gel,çok kalabalık olacak demiş..çocuk da gitmiş tabii..yer kalmamış neredeyse..tam o esnada yeni tanıştığı Osmanlıca Hocasını görmüş..onunla ve taaaa başka bir şehirden, davete gelen neyzen çocuk Ozan’la ve diğer aile efradı ile oturmuşlar..Kabe için yapılan eserlerden bazılarına özel ödül vermişler..küp şeklindeki Kabe’yi ,99 esma ile tasarlamış biri çıkmış..onun anlattığı ve anladığı; O, 99 a 1i ,çocuk çok farklı anlamış mesela..ve herkesin ayetlerden-hadislerden ne kadar sınırsız anlamlar çıkartacağını ve bunun ne büyük bir cömertlik olduğunu bir kez daha idrak etmiş..Neptün Misali Hoca da ödül almış..birde Ali Ulvi Kurucu Amcanın yetiştirdiği –beraber gezdikleri yeğeni....oda dostlarını tek tek sayıp teşekkür etmiş..
birini tanımış o esnada..adı Salahaddin’miş..80 yaşında..gözleri acaip parlıyormuş..çocuğa: beni bırakma.. beni de aranıza alın demiş..ve öyle acaip şeyler anlatmış ki..çocuk onun gözlerindeki ışığa bakıyormuş..”ben, sizi neden sevdim ki” demiş çocuk..Adam:sen, beni sevmedin ki.. benim kelimelerimi sevdin demiş..”doğru” demiş çocuk gülerek..O, çocuğa tanıdık gelen, Mahmut amcasının kelimeleriyle konuşuyormuş…ve Hüsameddin Hz.lerinden bahsetmiş..ismimi, O’nun sır katibi koymuş..” fakat ben, anneme gelmeden ,hatta  babama gelmeden çok evvelde bu isimleydim” demiş…Ehl-i Beyt-i anlatmış..İbrahimiliği..çocuk bir şeyler demiş..tüm sevinciyle Adam:ben görevliyim inan.., senle sonsuza dek yaşarım,nereye dersen gelirim diye de eklemiş..kardeşleri,çocuğun kulağına :uzak dur o meczub demişler..bu sözleri bir meczub nasıl söyleyebilirmiş ki..bir yere gideceklermiş. Adam da geliyormuş tabii..yavaş yavaş ortaya çıkıyormuş ki Adam, herkesi tanıyormuş:)..bir ara araba beklerlerken Adam, çocuğun gözlerine öyle bir bakmış ki.. çocuk o cezbeli yakıcı ışıktan korkmuş..gözlerini aşağı indirmiş…salavat getirmiş.. sevdiğinin ismini anmış…ona kimsenin yaklaşamayacağını içinden tekrar etmiş..
gittikleri yer..inanılmaz bir yer..kimse kolay kolay gitmez derler ya, öyle sanki.. tabii gece yarısı..ama full dolu..burası çok bereketli bir yermiş..800 civarı çocuk okutuluyor ve her gün bedava aş çıkıyormuş..bir zaman sonra, ev sahibi gelen misafirlerini odasına almış..Haybabamın  bu dostunu, ikinciye görüyormuş çocuk..ilkinde inanılmaz ağırlık bastırdığı için uyuya kalmış.. tam kapıdan çıkarken uyanmış..bu sefer uyanıkmış..nasıl aynılarmış hayret..öyle teknolojiye düşkünlükleri,konuşmaları,anlatımları,davranış biçimleri.. nasıl oluyor ki.?çocuk Haybabamla hocalarınız aynımıydı ,nasıl bu kadar benziyorsunuz ki? diye sormuş…ev sahibi çok eğleniyormuş:birbirlerini sevenler aynı olurlar deyip hikayeler anlatmış..Haybabamın,” keramet ondan açıkça gözükür “dediği bu kişi, dükkanını açma duasını anlatmış..ve dükkanın nasıl deveran ettiğini de..öyle sıradan ve basit anlatıyormuş ki ,hiiç üstüne alınmıyormuş…öyle komik öyle mizahi bir anlatımı varmış ki, hep iki büklüm- gülerek dinlemişler..O’nun bazı özellikleri varmış..çocuğun başının üzerine ellerini koymuş ve şöyle demiş:yağmurlu havalarda sakın dışarı çıkma..iki omuz başında ağrı-ağırlık  başlamış..kendine iyi bak…kendini koru..bir şeyin yok senin.hadi yerine.:)çocuk gecenin sonunda şunu anlamış..birilerine zarar veririm, yada birileri bana zarar verir tedirginliğiyle insanlardan kaçarak,  aslında çook şey kaçırdığını.güzel insanların her yerde var olduklarını..ve var olmaya hep devam edeceklerini de tabii..
çocuk,eve öylesine bağlıymış ki, onu evden atana dek imtihanları sürmüş durmuş..ev zaafını bir nebze yendiğinde, imtihanı kalkmış.. bu seferde evde duramaz olmuş..çok komikmiş bu hali..Seni anlamam için bu gerekli biliyorum..
ama ben hala çook ev-beyt seviyorum..bazen o evin beni içine çektiğini hissediyorum..hem korkuyorum hem de çoook istiyorum..Seni seviyorum..
bir yerde gördüm..onu okuyunca da şunu anladım..Seni seviyorum denmiş birine, yani sevgiliye, hesap kitap sorulmaz değil mi?sadece sevgilim denir ….

Nur Cihan
02.03.2010
nuralem7@hotmail.com

24 Şubat 2010 Çarşamba

EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-3













EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-3
Nur Cihan
 
 
başlamak bitirmenin yarısıdır derler  hani, başlarsam devam edebilirim ümidi ile…..
bu hafta çok ilginçti, Sana yazmak istedim..(beni öyle keyifle dinlediğin için minnettarım..Seni seviyorum..)tesadüfler!!!! silsilesi gibiydi yani..her şey için minnettarım..çok teşekkür ediyorum..hiç birine layık olmadığımı öyle çok hissediyorum ki..ama Sen, çok cömertsin ve çok incesin..aslında öylesine dağınıkım ki, toparlayamayacağıma inanıyorum..bence hiç mahsuru yok. Sen anlarsın nasılsa..bana da anlayacağım şekilde geri yansırsın..biraz uçalım mı?çünkü tek yapabileceğim şeyin tefekkür sanatçılığı olduğuna kesin kanaat getirdim…fukara edebiyatı yani:)düşünsene, öyle bir hamin var ki, tüm cömertlik ondan ve sen fukarasın .. “fakr” fukarası.. Sen’den başka hiçbir şeye muhtaçlığı olmayan demek hani..
geçen günlerden bir gün, tek taş alyans sınıfına, içinden Hızır geçen Adam Işık Hoca yine gelmiş.. çocukta, büyük bir hevesle o derse katılmış..artık, minicik de olsa edeb öğrenmeye ayak basmış sanki ve sorularının bazılarını yazarak bazılarını da hatırına geldikçe teneffüslerde Hocaya nakletmiş..nasılsa O, sohbetin içinde bunları cevaplayacakmış…ve ders başlamış..Hoca en çok, Hz. İsa’dan sözlerle muhabbet ediyormuş.. fakat, önünde daima açık bir Hz. Kur’an olduğundan, ana tema hep ayetlerden gidiyormuş..Kur’an ı anlamanın sadece kelime anlamları ile olmadığını, onu sonsuz şekilde anlayabileceğimizi anlatmış..kelimelere –tercümelere takılıp Aziz Kur’an-ı sınırlandırmanın ne kadar yanlış olduğunu da tekrar vurgulamış..
Boyut Osman Hoca sormuş:Hocam, en beğendiğiniz ve bugün için önerebileceğiniz Kur’an meali hangisidir ?..Işık Hoca, bir iki eski mealden anlatmış.. fakat, onlarında bugünün diline çok hatalı çevrildiğini de eklemiş.. “bugün, benim için, en iyi diyebileceğim Muhammed Esed’in mealidir” diye eklemiş..çocuğun da M.Esed’in ,”Mekke’ye Giden Yol kitabı” ile ilginç bir bağı varmış, onu hatırlamış nedense..ilk çıktığında bu kitabı okumuşmuş..bazı kitaplar çok gerçeklermiş ve insanı içine alırlarmış ya hani.işte bu kitapta  M. Esed, kendisine hem yol arkadaşlığı hem de yol göstericiliği yapan, bir çöl arabı olan Zeyd ile sahradaki yolculuğunu çok detaylı anlatıyormuş..orada ,her gece konakladıklarında; Zeyd ,kahve değirmeninde kahve çekirdeklerini çekerek,  yaktığı ateşte kavurarak  ikisine kahve pişiriyormuş.. belki de bu sahra gecelerinin en keyifli yeri burasıymış.. birde yıldızlar..çünkü çocukta, kitaptan kalan iz sadece bu bölümmüş.. o, Zeyd’in yaptığı kahvenin kokusunu bile duyduğu için, ilk kahve içmeye başladığı zamanmış..o yüzdende, bu kitapla arasında  böyle bir bağ varmış..
ve Işık Hoca  pek çok şey anlatmış..eşsiz dür,tertemiz olan, hakikatinde ise emanet olan o kalbin anlamından dem vurmuş…o günahsız ve günah işlemekten men edilmiş bir bebek kalbi gibiymiş..onun ise korunması elzemmiş..ve renkler..o renkli noktaların değişkenliğinden anlatmış…kişinin kendi hakikatiyle yüzleştiği o nokta, kişiye özelmiş..Hz. Pir Mevlana mesela kırmızı posta sahipmiş..ve diğerlerini anlatmış..ama demiş: bu alemde böyledir renkler..yoksa hakikatte beyazdır..aşk beyazdır..postta beyazdır..
çocuk, Işık Hocaya, ters N çizmiş arada..”bunu nerde gördün” demiş Hoca..çocuk anlatmış…Hoca, bunun aslı şöyledir diyerek N nin iki bacağını aşağıya doğru uzatmış…bir direğin başına şeriat, diğerine hakikat kelimesini Arabça olarak yazmış..ve o aradaki çizgiye değinmiş..sonra H gibi aradan bir net çizgi çizmiş..böyle olsaydı daha büyük torpil olurdu ve çok daha kısa olurdu ama oda çok iyi demiş..ve ders başlamış..Hızır a.s İle Hz. Musa a.s ın kıssasını anlatmış..Şeriat ile Hakikatin nasıl birbirinden ayrılmaz,birbirlerini tamamlayan ve anlamlandıran açıklayan tek  ilim-iki deniz olduğundan demlenmiş..bunu zevk edinmek için kişinin tüm zanlarından sıyrılması gerektiğini de eklemiş…bu kolay değilmiş.. çünkü, Hızır ile yolculuk kolay değilmiş, değil mi?
çocuk: Gönül İlmi mi daha büyüktür yoksa Hızır ilmi mi demiş..Işık Hoca: tabiî ki, Gönül İlmi sonsuzdur. Hızır İlmi ise sadece, O Gönül’den küçücük bir parçadır demiş ve Hz. Kur’an-ı eline almış..herkes Hızır derdinde.. oysaki  o  ilim ,Kuran-ı Kerim’in sadece birkaç ayeti ile yetinmek gibidir aslında.. oysa, Gönül İlminde, Kur’an ın hepsi -binlerce ayeti vardır ki ,Allah sana birkaç ayetle hitap etmemiş.. binlerce ayetle hitap etmiştir..Kur’ana iyi sarılmak lazım demiş..onu her an yeni bir anlamla anlamayı öğrenmek gerekir..
çocuk  O’na yönelmiş ..”içimden size sormam gerektiğini hissettiğim bir sorum var..bir isim duydum …”…” öyle biri var mı?”demiş..gülerek “var” demiş Işık Hoca..”nerde bulabilirim?” diye sormuş çocuk..bir cami adı vermiş Adam: arada bir oraya gelir.. O, çok yaşlı bir Allah dostudur ..illa O’nunla tanışman gerekmiyor ki.. O’nun adının anlamı –mecazları önemli aslında demiş..ve devam etmiş..
Ve bazı hikayeler anlatmış..”karın kardeşliğinden öte bir kardeşlik varmış, o nedir ?sorusuna cevab işte bu hikayelerden çıkacakmış..hal kardeşliğinden bazı örnekler vermiş Işık Hoca..hal kardeşlerinin birbirleri ile aynı oluşlarını ama bu alemde bunun anlaşılamayacağını, lakin onların bunu kendi aralarında zaman mekan haddi hududu içinde- kaza ve kader karşısında nasıl yaşadıklarından güzel ve anlamlı bir hikaye ile açıklamış..bunu kaldırmak bizler için zormuş tabii..birinin kanı aksa diğerinin de akarmış misali gibiymiş sanırım..ve fıkralar anlatmış..Ağası Allah olanların, başka ağaya ihtiyaç duymadıklarını da  bir fıkra ile açıklamış …hal ehli bir tanıdığının yaşantısından örnekler sunmuş..herkesi kendisi gibi sandığından,başkalarının içinde kendisini sergilediğinde onu anlamayanların, onu nasıl incittiklerinden falan bahsetmiş..ama onun yol ve yordamı öğrendiğinde, şaka ile karışık değişik mecazlarla, kendisi gibi dostlarıyla nasıl kendi aralarında eğlenerek sohbet edebileceklerinden, istediği sorulara herkesin içinde başkalarının anlamayacağı ama kendisinin anlayabileceği biçimde cevaplar alabileceğinden bahsetmiş..
……………………………..
ve  sonra..Bir Dost..Ahh!! Aman!! ne Dost..nikabı açmanın bedelinden bahsetmiş..o bedeli verenin halinden dem vurmuş..çocuk ağlamış..bazı isimleri duyduğundan, kalbinden tüm bedenine yayılan baskıdan kulaklarını elleri ile bastırmak zorunda kalıyormuş…işte bu Yar’den yansıyan tecellidenmiş sanırım..o isimler, onun içinden tüm hücrelerine yayılarak sanki big bang olmak istiyor gibilermiş..tıpkı içine öd katılan boyanın kıyametinin kopup suda açılması gibiymiş sanırım değil mi?istediğin bir serlevha ise ne olacak ki yani..al gitsin..sonunda o dediğin olacaksa..olmasa ne gam..önemli olan Senin mutlu olman benim için..ve bir sevinçli haber..yar üstüne yar olmaz aslında..ama O Yar’e Yar olanlar hepsi Bir Dost olduklarından, ayrı gayrı da yokmuş ya haniii..Nur’un Ala Nur gibi sanırım..basınç çok yüksek tabii…
ne demiş En Sevgili, En Sevdiğine giderken, şahadet parmağını yukarıya kaldırarak:YÜCE DOST…………..

…………………………

ve  tek taş alyans sınıfında bu defa, Arabi hocamca düşünme turları attıran Demirli Hoca varmış.. 
Feridettin Attar - Tezkiretü'l-Evliyaeserinden anlatıyormuş.. o evliyalardan bir tanesinin söylediği bir sözden yola çıkarak, yine sonsuzca düşünme dersleriymiş bunlar..kabz ve bast mış konu..Hoca:sakın bu hallere –mutluluklara ve hüzünlere takılı kalmayın ve düşünmeyin ..ne gelirse o anı yaşayın ve geçin..çünkü haller gelip geçicidir..onlara takılı kalmak ise sizi geri bırakır, oyalar demiş..bu sözlere şu sıra çok ihtiyacı olan çocuk, gözünün önünde dursun diye bu sözleri buraya kaydetmiş..bazen bir söz insanı darmadağınık yaparmış..o söz dosttan yansıdıysa eğer, bu hal kıyamet gibi olurmuş..o sözü dost yüzünüze söylese asla acıtmazmış aslında ..ya başka ellerden duymak ……işte böyle..
ertesi gün…..
mekanda muhteşem bir minyatür sergisi var..bir Siyah  Kalem simurgu var..o latif ve sadece altınla yapılmış..kanat uçlarında- telek bulutları içinde İstanbul’un eski zaman mimari eserleri var..her dinden bir mabed..çok hoş..sergiyi geziyorum ve Allah’a dua ediyorum..”Ya Rabbi, iyi ki beni bu sanatlardan uzak tutmuşsun ..yoksa bu sabırsız- kabiliyetsizliğimle bu ince güzellikleri de kirletirdim”..artık tüm bilgiler kolayca bir araya getirilebildiği için, minyatürlerde tüm zamanları ve mekanları görmek mümkün..öyle güzeller ki.. artık bu sanatın kıyameti kopmuş yani dirilmiş bence..  hatta daha da ileri gitmiş diye düşünüyorum.ka’tı sanatından da bir minyatür var..içlerinde Ali Amcamın derin bir bağla sevdiği, yetiştirmesi için Süheyl Ünver’e emanet ettiği,kendisinden  çok az evvel bu alemden göç eden yeğeni Nusret Çolpan’ında bir minyatürü var…
Süheyl Ünver’i çok seven, dostu A.Güner  Sayar  Bey’in bir sohbeti varmış..konusu ise Bandırmalı  Ali  Öztaylan  Efendi’ymiş..çocuğun Evvel Zamanı yani..Anlatıcı, O’nu Süheyl Bey’i sevdiği-O’nun tarafından da sevildiği için sevmiş aslında..dostun dostunu sevmek geleneksel irfani yolun olmazsa olmazıymış ya hani..anlatmış..anlatmış..ve çocuk konuşmacıdan aldığı metin ve izinle, o hatıralardan şu bölümü bu masala  eklemek istemiş..ayrıca dostları için yazdığı tüm yazıları, benim gibi bir cahile, dilediğim gibi kullanabileyim diye yolladığı için kendisine şükranlarımı sunuyorum..
“Kendi gidip, ahbabları kalan yar!”“Yar”,Bandırmalı Ali Efendi-Ali Öztaylan,gittiği yer, alemi cemal;kalanlar ise malum:onun sevdikleri,onu sevenler-dost ve akrabaları.
Bandırma’daki saadethanelerinde,ilk  ziyarete gittiğimde,hemen koyulaşan sohbette söz ’dost’un kıymetine gelmişti ki,Ali Efendi:Siz gelmeden bir müddet önce “sala” verildi,ölen zat dost ve akrabalarına duyuruldu.dikkat ettim;müezzin efendi akraba ve dostları demedi.bu da gösteriyor ki,”dost”kıdem itibariyle akrabadan önde bulunuyor” demişti.şimdi, bu aziz ve sevgili dost,93 yıl muammer olduğu bu dünya ile bağlarını koparıyor,Cenab-ı Hakk’ın “ircii”emrine itaatle beka alemine sefer ediyor.O’nun hayatı,şikayet ve pişmanlığa hiç yer vermeden,hüsrana düşmeden rasyonel bir organizasyonu içinde maddi hayatını temin ile zatına mahsus bir ruh ikliminde kamil ruhların takipçisi olarak tamamına erdi.Rahmetli Süheyl Ünver’in hazırladığı el yapması “Balıkesir “defterine düştüğü şu ruhlu notu bu vesile ile zikredelim:ALİ ÖZTAYLAN:MÜSLÜMAN-TÜRK RUMELİMİZİN EN TEMİZ ÖRNEĞİ.EVLİYADAN”
bu sözleri müteakip, camiden sala sesleri salona yayılıyor..bu zarafet çocuğu ve orada bulunan herkesi müteessir kılıyor gerçekte..sala ile huzur bulunuyor..
ve konuşmacı zat: sizler O’nu tanıyanlarsınız ..sizlerde anlatın lütfen diye salona hitap ediyor..oğlu konuşuyor..sonra sohbet karşılıklı devam ediyor..çocuk söz alıyor:az evvel, Siz “vechine, yarin göz izi değmiş dost” aramakla alakalı bir şiir okumuştunuz ya ..işte Ali Amcam, Sizin de anlattığınız gibi yıllarca, hep o göz izi değmişleri aramış bence..çünkü aşk durmaz ,yeni emanetçilerine devredermiş..ve Allah, O’na hediye olarak, O’nun dediği gibi: Kendi Latif- Cismi Latif olan,benim içinse aynı zamanda bir nebi manasında olan Latif Baltutan’ı Dost olarak vermiş..bir ömür birbirlerinin vechin de, gözlerinin izlerini seyretmişler..duaları birdi..Bir’i diğerinden iki ay sonra bu alemden ayrıldı..bizim için, Onların ikisi Ayn’ıydı..birini anmak demek diğerini de anmak demektir..o yüzden Latif Amcamızda burada …ve başka bir konuşmacı söz aldı..o daHaybabam - Latif Sultanın- Ali Sultanın dostluğunun birliğinden bahsetti..işte bizi bir araya getiren yine bu birlikti vesselam..
…………………………………………
ertesi gün olmuş ….kardeşi  Üsküdar’da eski bir kütüphanede, Osmanlıca dersine devam ediyormuş...çocuk bende gideyim bakayım..hocayı seversem belki öğrenebilirim deyip, olaya intikal etmiş..ve mekan, tam sevdiği gibiymiş..her şey tam olması gerektiği gibi..Hz. Hüdai’nin hazinesi buradaymış..hocaları da bu hazinenin bekçisiymiş.. Hoca evvela, her yeni gelene yaptığı gibi- sanırım bu teşvik içindi -bazı yazmalar göstermiş..çok heyecanlanmış çocuk..ve cilt kapaklarını gördüğünde ve içlerindeki o gözle görülemeyecek tezyinata nazar ettiğinde; henüz bu ilmin, bugün o kadar mükemmelliğe dönüşemediğini idrak etmiş mesela..daha çok çalışmak  lazımmış yani.. bu kadar ince işlere de pek talep olmadığını da biliyormuş.. çünkü artık devir göze ,duvara,eşyaya ve paraya göre talep ettiğinden, tablolarda büyümek zorundaymış..minyatürler olmuş maxitür yani..eskiden kitaplar kişiye özelmiş ve gösterişten uzak, sadece okuyacak, o birkaç kişiye  müstesnaymış..ve demir parmaklıkların ardına alınmışlar..nasıl güzel ve huzurlu kokuyormuş..böyle acaib bir canlılık varmış..çocuk biliyormuş ki, o kitaplar, rabbani ilhamla yazıldıkları için canlıymışlar ..kaderinde neden,okuyamadığı halde; hep kitaplardan yana bu kadar bir ganilik olduğunu anlayamıyormuş….
hoca ortada, iki çocuk yanında, Eski Türkçe Osmanlıcası kitabına bakıyorlarmış..çocuk okuyormuş:ben tasavvufi anlatımla öğrenmek istiyorum.. bana öyle anlatın olur mu? demiş..hoca ben hiç öyle şeyler bilmiyorum diyormuş sık sık ..oysa  anlatırken, harfleri acaip bir uçuruşla uçurtuyormuş:)bak şimdi harflerin düşünceleri başında.. henüz düşünüyorlar diyormuş.. ve alfabe aşağı inerken: bak düşünceler hayat bulmaya başladı,şimdi yaşlandık yani öyle düşünmeye vakit yok.. hareket- amel-iş lazım, başını vermek lazım ..sonra alfabe aşağı kayıyormuş,işte bunlarında, bedenlerini de sonra vermeleri lazım diye hoca şiirsel bir anlatımla terennüm ediyormuş..gerçekten de hoca tasavvufu hiç bilmiyormuş:)tasavvur ettiği harflerde sanki tasarruf ediyormuş değil mi?:)arada çocuk onun çizdiği harflere yeni şekiller çiziyormuş ve böylede anladım diyormuş.. hoca da çok eğleniyormuş: ooooo.. diyormuş oooo..çocuklar hocayı tek taş alyans sınıfına ders vermesi için iknaya çalışmışlar..ama davet ve cevab çocuğun hemen o esnada okuduğu metinden yansımış.. öyle mucizeymiş ki, şaşkınlıkla hem daveti hem de alt satırlardan okudukları o davetin kabulünün teyidini almışlar..inanılmaz bir eğlenceli okuyuşmuş bu..hocaya, bu zuhuratın sonucunda gün tayinini söylemek düşmüş:)çook teşekkür ediyoruz …..
çocuk okumuş ,okumuş..kitabı nerede ise, orasından burasından devirmişler..arada hoca, Farsça ve Arapça kelimelerden anlatmış. çünkü Osmanlıca bu üç güzel dilin birliğinden müteşekkilmiş..osmanlıca çok göreceli bir lisanmış..okurken alışana dek, kelime ve harflerde manayı oturtana kadar gezinmek gerekiyormuş..hangi ses en doğru, onu yakalayana dek, hem kelime- hem bilgi hazinesini dürterek uyarmak gerekiyormuş..hoca çocuğa okudukları kitabı imzalayarak hediye etmiş:üç ders sonra, sizle yazma eser okumaya bile başlayabiliriz demiş ki; çocuk henüz buna inanamamış..öyle çabuk mu yani?hoca:madem ki siz bu konuda meraklısınız;bir daha geldiğinizde size bir yazma eser …….çıkaracağım ve onun bir sahife kenarındaki işareti size göstereceğim..bakalım siz o işaretten ne anlayacaksınız.. eğer onu anlarsanız, o mektupta  anlayana bir müjde var..bakalım, bir dahakine.. tamam mı? demiş..çocuk çook mutlu olmuş..kendi  yazdığı bu çok aciz ve değersiz masallara karşı bu ne muazzam eğiliş..hem de” kimin kime mektupları”…..
hocanın özel merakı yaylalardan kekik toplamakmış..hafta sonu Aydos Yaylası’ndan topladığı kekiklerden demlenmiş çayı  ders esnasında ve kapının önünde  yeni dostları ile içmişler..hocanın ve çocukları buraya yönlendiren Haybabamın dostu M.Özdamar ve belediyenin restorasyon mimarı ve bir eski dilci varmış masada..çok hoş sohbet olmuş..bu atmosferde iki tarihi kütüphane müdürü ve eski bina uzmanıyla muhabbet farklıymış..onlar,sürekli Farsça ve Osmanlıca şiirler okuyorlarmış..atışıyorlarmış..ve çok eğleniyorlarmış böyle..bir ara, Hz. Hüdai’nin türbedarı olan, çocuğun rüya dostu uğramış..birbirlerini görünce şaşırsalar da onların kaderinde bu bağlamda,henüz çözemedikleri bir anlam varmış..
ve ertesi sabah:bir Füsus ul Hikem Şerhi dersine katılmış..öyle kalabalıkmış ki merdivenlerde dinlemiş.Şit  a.s bahsindelermiş..çok güzel geçmiş..bir mana anlatmış hoca..Hz. Hatice Annemizle alakalı..o görüşteki tarifi, hayaline çizerken ağlamış çocuk..gülümsemiş..ve gidilecek bir cenaze varmış, sonra..yolda iki araba kazarap olmuşlar..diğer arabadakilerde bir başka cenazeye yetişmeye çalışıyorlarmış..gülüşmüşler..az daha pek çok cenaze olacakken Allah  korumuş.. o kadarcıkla şifayap olmuşlar..iki tarafta anlaşmışlar ve cenazelerine yetişmişler..mezarlıklar çok huzurlu oluyor nedense..ve orada hocanın okuduğu Kur’an çok daha anlamlı ve tesirli tabii..insanın oradan çıkası hiiç gelmiyor nedense..
eve dönmek vakti..işte koskocaman bir haftanın bilançocu..benim payıma sadece muhabbetin derinliği ve o derinliğin içinden uzanan sarmaşığın-ışkın içine doğru hasretle çekilmek düştü..yada ben öyle zannediyorum..çünkü öyle zannetmeyi çoook seviyorum..şimdi durup kendime baktım, ne rengim dedim..nötr ve renksiz olduğumu anladım…ve sen aklıma geldin birden.. sakince gülümsedim..seni seviyorum…
SENİN İÇİN BİR ŞİİRCİK
küçük bir havuzun içinde deryacık
temizleyen, ayak bileklerine dek suyunu boşaltmış
kum,taş,çakıl ve midyeler
elini kapmış bir deniz kabuklusu
ve bir yola karşılıklı serilmiş,çift sıra tesbihler
rengarenk ve biçimdeler
içlerinde gözünü tek alan
kırmızı mercan olan……………

 
 
Nur Cihan
23.02.2010

 







17 Şubat 2010 Çarşamba

EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-2





EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-2
Nur Cihan
Dil beytini pâk eden,
Dervişi ankâ eden,
Âlem-i lâhute giden,
Mevlâ zikridir, zikri.
Hz. Pîr Nûreddin-i Cerrâhi

************
İnsanlar genelde, bir yerlere gelmek için sonuna dek çalışırlar değil mi? ve o, her halükarda geldikleri yerde, genelde, hemen hep aynı şeyi yaparlar..sanatla alakalı şeylere meyletmektir bu…çünkü artık hayatla didişmek bitmiş, zevk etmek vakti gelmiştir..ve sanatla uğraşanlar, çok cazip olmalarına karşın, genelde maddiyatı olamayanlardır..nedense bu ikisi pek bir arada olamıyor..muhakkak bir hami lazım..(o kibri kırmak için belki de gereklidir, kim bilir?çünkü sanat acaip kibirli bir iş bence..tıpkı ilimdeki ucub gibi..)işte bizim masal çocuğu, bu idrakle, Zamandan diliyormuş ki; kendi sanatsal masalının ilk ve tek alıcısı olsun:)..masalını duvarına-kütüphanesine değil, gönlünün alt köşecağızındaki, O Kızılkahve Noktasına daldırsın:)inşallah ve aminnn..
Yok tan Var olmuş her şey sanattır bence..hayalden zuhura akış yani..ve bugün sanat adına bişi yaptıklarını sanan herkes de, O İlk Yaratan İlah-Tanrı’nın, ilk ol emri ile olan ve hala olmakta devam edecek olanlarını taklitten başka bir şey yapmıyorlarmış aslında..hakikatte kimse ne yeni bir şey icad edebilir, ne de yeni bir fikir ileri sürebilir..o bilgi zaten onun ezeli kaydında ona verilmiştir ve aynı ilim herkeste vardır.. lakin sadece çalışanlar hakikatte ise çalışanlar bile değil, Allahın nasible lütuf ettikleri bu ilimden nasiplenebilirlemiş..Nakkaşın Kendisi Allahmış..o yüzden de nakışı beğenmediğimizde, o nakışı yapanı asıl beğenmiyor oluyormuşuz tabii..işte bu varlık çocuğu da kendi hayatının anlayabildiği kadarını, var-yok sanatını Sana sunmak istemiş ki; birbirimizi tanımaya devam edelim değil mi? huyu huyuma suyu suyuma uygun mu bakalım:)burada denklik mevzusu  akla geliyor hemen..asla denk olmadığımızı ve olamayacağımızı da biliyorum..bu alem için değil zaten dileklerim, biliyorsun..bu alemde olsa bile kabul edemem.. çok utanır,utancımdan ezilirim…yaşımda ihtiyar oldu, saçlarım ölüm rengine meyletti çoktan….toprak beni seviyor bence ama ben neden hep havaya – nefese hayranım bir türlü anlamıyorum..bir türlü toprağın içine giremiyorum nedense, hep havaya karışıyorum:)nefesine….
Masal çocuğu ilk çocukluk döneminde de çok hayaliymiş..duvar üstlerinde yürümekten ve ağaç tepelerinde oturmaktan, birde çatıda durmaktan hoşlanırmış ..yapayanlız olmayı severmiş..baktığı her şeyde bir biçim-suret görebilirmiş..su birikintilerinde bile anlam varmış..Haybabam  basılmış tüm masal kitaplarını getirirmiş ve çocuk okurmuş..o masal resimlerine üstelik aşık da olurmuş..çok ağır kitaplarda okurmuş ve hiç anlamazmış oysa.. dermiş ki: ben anlamasam da ruhum anlar ve bana bir gün anlatır..mesela bugün bu manaları yaşıyormuş..gerçekten de ruh her şeyi biliyormuş ve anlatmak için can atıyormuş..öğrendim sandığımız her şey tekrar hatırlamaktan başka bişey değil miş..ilkokul sondayken camiye, bir vaaza gitmiş çocuk ..ve çok hayret etmiş.. hoca, onun okuduğu –sanırım Envar-ül Aşık-ın-kitabından, olduğu gibi evliya hikayelerini anlatıyormuş.. aynı kelimelerle üstelik.. bir camii dolusu büyük insan, onu dinliyormuş..bunu hiç anlayamamış..  çünkü, o çocuk hikayesi sandığını,hoca,büyüklere  niye anlatıyor  bilemiyormuş..birde aynı dönem bir komşu ablayı daha yüksek bir okul sınıfından eve çağırması gerekmiş(daha cep teli icad olmamış o devirde,böyle ayak işlerini komşu çocukları yaparmış:)..ve çocuk o sınıfı gördüğünde, hele o sıraları, tüm hayalleri yerle bir olmuş…aynı ilkokul sınıfı gibiymiş..yani büyümesinin, daha çok şey bilmesinin hiçbir değeri yokmuş..işte o an hiç unutmayacağı anmış..ve devlet okullarını,o kurumların insanın manasına hiç değer vermemesini,eğitim sistemini sevmemeye oracıkta karar vermiş..gittiği tüm okullara zorla gitmiş..nefret ederek..çünkü o eski yunan tarzındaki  yada menkıbelerdeki gibi birebir- görerek öğrenmek istiyormuş..böyle açık havada çimlere yayılmış ,karşılıklı sohbet ederek hikmetle yani..bu özlem..bu hissediş..ne garip değil mi? beni Sana, en sonunda getirdi..hem de Senin Hikmetinle…neden sanki devlet, okullara ,insanın kendisini bilme derslerini koymuyor ki?..bunu bir deneseler, milletinin örtülmüş mirasından nasıl zaferler fışkıracak hayretle görecekmiş belki de..(fışkırır ruhu mücerred gibi yerden naş’ım olucaz belki de)çünkü kendini bilme sanatı biz MüslümanTürklerin kanında akıp duruyor hala…ve  bugün anlaşılıyor ki o damar patlamak üzere..artık açlık duyulan her şeye gına geldiğinden ve nasıl mutsuz olunduğu anlaşıldığından, içe dönüş taleplerinde patlama varmış..içsel turizmin olmazsa olmazı ise, şiddetle talep etmekmiş..ancak bu ısrarla kapıda duranlara, kapı içeriden açılıyormuş dimi?…

sonra, zamanlar geçti.. ben büyüdüğümü sandım ve resmi okulu terk edecek kadar cesur olduğumda bunu gerçekleştirdim…okulu terk ettiğim de bir rüya gördüm..rahlede bana Kur’an okutmaya çalışan inanılmaz yakışıklı-güzel,siyah sarıklı,siyah cübbeli genç bir hoca vardı..”oku” dedikçe direnip, okumuyordum..(sen benim nasıl inat biri olduğumu biliyorsun zaten..)O, en sonunda sinirlendi, ayağa kalkarken birden ihtiyarladı ki dannk etti: tamam.. tamam.. okuyacağım derken, şakk diye inen tokatla yere serilmiştim..işte hala o yerden kalkamadım biliyorsun..beni artık düştüğüm yerden kaldırmak ister misin?
her zaman terk etmeye meyyalimdir biliyorsun..bir Seni terk edemiyorum..çünkü Sana gönlümden bağlıyım ya o yüzden..sana 42 yıllık hayatımın sanat dilimlerinden yazacağım.. ortaya ne çıkacak sonunda bakacağım:)umuyorum ki güzel bir son olsun..ve yeterince uykuya kanıp sokağa çıkmaya karar verdiğimde 17 yaşımdaydım.. Tanrı’yı yatırıp uyutan bir okulun kütüphanesinde memur olan Bülent Çöllü Bey; sanırım 5 kişiydik-bize tezhib dersleri verdi..gerçekte ise bize, işin mutfağını öğretmiş. bu hafta anladım..sadece bir yıl sürdü..o kadar sakin ve sabırlıydı ki hayret..O’nun  hocaları, bu yok olmuş sanatı tekrar dirilten ilk kişiler olan Süheyl Ünver ve Rikkat Kunt Hanımdı..bir kaç yıl evvel öğrendim ki Evvel Zaman ve Süheyl Bey’in arasında çok derin ve özel bir bağ varmış..daha sonra bir yıl tezhib dersi aldığım Münevver Hanım ise Süheyl Bey tarzında yetişmişti..geleneksel ekolleri-tarzları işte ilk bu sanatla öğrenmeye ve kabul etmeye başladım..çizimlerinden hangi hocanın hangi hoca tarafından yetiştirildiğini o vakitler birazcık anlıyordum mesela..
huylar ve sular.. meşrebler-yollar farklı olsa da, sonuç, bir tablodaki nokta dan başka bişi değilsin..ama kendi dairende koskoca bir alemsin..yanındakiyle birleştiğinde daha güçlü ve anlamlısın gibi..yıldızların mimberlere nakşedilmiş versiyonu gibi  yani..tek sin..eşsiz ve benzersiz sin..senden tek bir tane daha yok ..Yaratan “ol “demiş ve senin adını anmış..O, bir yarattığını bir daha yaratmayacağı için de, sen yegane sin….yek perde-ilk perde sin..onun en küçük-yakiin: merhaba, ruhu Dilara perdesi sin:)..artık nikabını sana açmak isteyeceği kadar yakin belki:) ister mi sin?.....bak!! dost –yar istemek, ait olmayı dilemek.. buda bir sanat.. muhtaçlık sanılmasın, asıl bu yücelik….bir mum sonsuz mumu yaksa da ışığından, kendinden bir şey eksilmezmiş ya hani, işte öyle sanırım.. değil mi?
her tek, kendi başına tektir ve hiçbir damla tek başına güzel değildir..çünkü o güzelliği bilecek, bir başka tek damla lazımdır..suyun suya aksi sedası ve bu yansımadan yayılan sonsuz yansıma sanki…ne güzel..İlmi İlahi’nin Sanatı hiçbir sanata benzemiyor ve yaratılmış her varlık, sadece kendi acziyetini, her an daha çok anlıyor değil mi?
ve işte bizim Bülent Çöllü Hocamız, ilk iş bize muhallebi pişirmeyi öğretti..o kütüphaneyi öyle çok kirletiyorduk ki.. hepsini O temizliyordu, hem de büyük şevkle.. bize öğrendiği her şeyi öğretmek istiyordu..O’nu büyük hürmetle selamlamak istiyorum..saman kağıtlarını inceletmişti..böyle ışığa tutuyorduk, kağıtların suyunu buluyorduk.. kağıtların yollarını-sularını bulmak çok zordu ..eğer bu kağıdın suyu, diğer kağıdın zıt yönü ile birleşmezse mukavva  düz değil kavruk oluyordu..kağıdın huyu suyuna göre, üst üstte muhallebi ile yapıştırıyorduk ve bilmem kaç kat olduğunda kurusun diye bırakıyorduk..kuruduğunda murakkamız yanimukavvamız oluyordu..ve bize çay ve soğan kabuğu ile kağıt boyamayı öğretti..o kağıtları, saatlerce çırptığımız yumurta akı ve şap karışımızla aharlamayıda..böylece pırıl pırıl cilalı kağıtlarımız oluyordu..üzerine hat yazıldığında, kağıt yıpranmadan silinebiliyordu ..ama tezhibe uygun değildi..altın ve boya kayıyordu ..o vakit tebeşşir tozu yada ekmek kırıntısı ile silmek lazımdı..ve desen- çizim çalışması..Ya Rabbim,  Rikkat Hanımın tarzında yaprak yapmak için haftalarca çalışmıştık..aynısı olana dek kabul etmiyordu Hoca…sonra bize, o yıl, hat yazıda dünya birincisi olan Davud adındaki arkadaşına, kendi aharladığımız kağıtlara yazılar yazdırdı,hem de ücretsiz..benim bahtıma beyaz kağıt üzerine Allah yazısı düşmüştü..daire şeklinde halkari çalışmıştık..murakkası da  bizimdi ve saman rengiydi..ve benim ilk tablomdu..en çok yazıyı murakkaya yapıştırırken zorlanmıştım, hatta yazının ortasını pergelle bozmuştum..çünkü matematik,ölçüp biçmek benim için en zor şeydi..bunun yerine katlayarak-yada bir objeyle ölçümler yapmak daha pratikti..
Hoca bize altın aldı..onu bal ile nasıl ezeceğimizi öğretti..Ya Rabbim.. saatlerce tek parmak ile..bu altın varakları ezmek, sonra tülbent bezinden süzüp, altın dibe çökene dek beklemek.. ve suyunu süzüp altını kullanıma hazır hale gelene dek kurutmak..…deseni altınlayınca, onu, akik taşı ile mührelemek lazım dı.. işte ancak o vakit altın, altın olup parlıyordu..ben bedestende çok dolaşmıştım hocamınki gibi bir mühre bulabilmek için..bulamadım tabii..ama bir hurma dalı gibi eğrilmiş akik taşı alıp, onu gümüş telkari bir sigaralığa taktırmıştım..çok şık bir mühre olmuştu bence..varak da farklı bir tarz daha vardı..varak altını zamk  sürülmüş tezhibi bitmiş sahifenin kenarlarına tel süzgeçten geçirmek ..bu muhteşemdi…havadan altın zerreleri yağıyor gibi bir sahneydi, şimdi hatırladım da..başka..Çöllü Hocamın sınıfından iki kişi ile, Kubbe Altına ebru dersine gittik.. ben 4 kere felan devam etmişimdir sanırım..Niyazi Hoca vardı..O’nu ilk kez görüyordum ve hiiç tanımıyordum..(mesela O’da, şimdi yeni masal arkadaşıma Hz.Pir Mevlana’nın huzurunda  ney için destur vermiş..)böyle beyaz muşambadan upuzun ameliyat önlüğü giymişti..boyaları koyduğu şişelere en çok takılmıştım sanırım:)işte ilk ebruyu orada gördüm..daha sonra Sultan Ahmet’te,Soğuk Çeşme Sokakta, bir eski medresedeki ebru ve tezhib-minyatür kursuna gittim..hocam Münevver Hanımdı.. tabii yine birer senecik..daha fazla gidemezdim:)
ebrudan da yazmak istiyorum..hocamız A. Çoktan dı ..önceCağaloğluna bir kağıt kesimhanesine gittim..koca bir top kağıdı tekne ölçüme göre kestirdim..onca ağırlıkla, taaa.. karşıya , evime döndüm..teknem galvenizden  olacaktı ve Mercan’da dükkanı olan amcama gittim..o benim için bunu ısmarladı..daha sonraTahtakale’ye gittim.. bir bağ at kuyruğu aldım, fırçalarım içindi bu..ve ip..Mısır Çarşısına indim ve kitre aldım…sertlik derecesi en az olan bilmem ne marka su aldım- eğer varsa akü yada ütü suyu daha iyi oluyormuş..gece sokağa çıktım-gündüz yapamazdım çünkü:) elimde bıçak,değişik bahçelerden gül dalları kestim..o gül dallarına at kıllarını bağladım ve fırçalarımı yaptım..en zor kısım ödbulmak oldu benim için..uzun uğraşılardan sonra öd temin ettik.. onu benmari usülü pişirdim ve kavanoza koydum..bu berbat renkli ve korkunç kokulu kimya, en değerli malzemeydi …çünkü öd olmadan boyalar suda açılmıyordu sanırım..daha sonra Karaköy’e gittim..analin boya almak lazımdı..kök boyalar..kavanozlarda ne güzel duruyorlardı..mesnevi dersinde dinlemiştim ..Hz İsa çocukluğunda, dayısıyla çalışmış..dayısı kumaş boyarmış ve Hz İsa tüm kumaşları aynı boya kazanına atarmış ..ve dayısı kızmış, ne yaptın? demiş..Hz İsa da :ne renk istiyorsun? demiş hani.. ve değişik renklerde kumaşları aynı boya kazanından çıkartmış, ne güzel değil mi?renkler beni çok etkiliyor nedense..renksizliği de çok seviyorum aslında..latiflik.. çünkü inanılmaz bir saflığı ve ışığı var..tam bana göre.. içimden diğer yan gözüküyor yaniii.. henüz onları çözemedim..eskiden de hep sorardım.. renkler ışığın etkisi ve kırılması ile oluyormuş, aslında renkler yokmuş ya hani..peki neden mağaraların en karanlık yerlerinde el feneri tutulduğunda inanılmaz fosforlu acaip güzel renkli şeyler oluyor derdim.. yada deniz dibinde..bana hala kimse istediğim izahı yapamadı mesela..Sen  göstererek öğretir misin lütfen?bir matbaacı hanım demişti ki: önce tüm  renkleri vururlar.. en üstte siyah vurulur ve siyahın içinden tüm  renkler çıkar..mesela bu anlatım beni çok etkilemişti..
ebru da en beğendiğim ve beni en etkileyen hala da battal ebruydu..bugün battal ebruyu kudümle eşdeğer görüyorum.. yanikün emri gibi biliyor musun?…battal ebruda olaya müdahale edemezsin.. Bir Damla Boyanın suya düşüşü ve o bebeğin gelişimi..bir damla boyanın daire içi daireler halinde açılması..bazenkitreden yada ödden dolayı, belki boyadan, belki hava dan boya açılmıyordu..ama olsun her hali anlamlıydı..ve benim ebru sevdam ancak bir dönem sürdü…en çok mavi ile gri ve siyahı bir arada kullandığım battal ebruları sevmiştim..bu kursta da boya ezmeyi öğrenmiştik….tarifime göre, boya ezme taşımı ve mermer teknemi bugün en ince işleri yapacak –bir taşı kılıç haline getirecek kadar usta olan yapmıştı..mesela bu, bugün bana anlamlı geliyor:)sanki hayatım görünmez biçimde birileriyle paralel gelişiyor..ebruyu, suyun içindeyken seviyordum ben, biliyor musun?..ıslak ıslakyani..kuruduğunda o görkemli ışık gidiyordu nedense..suda cazipti benim için.. kağıda geçip tek boyutlu olduğunda ve kuruduğunda onu hiç sevemiyordum..teknede dursun öyle bak, muhteşem ..kitrenin beyaz mukazasına düş mesela..acaip değil mi?ben ışık seviyordum, şimdi anlıyorum..insanı güzel yapanının; o ağzı, burnu vesairesi olmadığını, onu cazip kılanın yüzünden- gözünden yansıyan ışık olduğunu o zaman bilmiyordum ve anlayamıyordum tabii..beni aslında Nur- ışık için hazırlanıyordun belki de..ışığı öğrenmek o renkleri biçimleri kendinden tecelli ettireni tanımak içinde.. bu sanatlarda bir nebze gezinmek lazımdı galiba…emeksiz ekmek olmuyordu işte..Hz. Arabi de okumuştum..Hz Nur ile tanıştım diyordu bir yerde..ama sadece o kadarcık..başka yazmamış..belki başka yazılarında anlatıyordur kim bilir?..ben, O’nun sadece birkaç kitabını okudum. O’nu anlayabilecek alt yapım yok biliyorsun..belki bu tanışıklığı sırlayarak yazmıştır.. ancak diğer tanışanlar anlıyordur bence..mesela bunu kuantum fizikçiler anlayabilselerdi ne muazzam olurdu onlar için değil mi?yada biri onlara bunu anlatsa, üzerine alınan birileri hemen derlerdi ki: al bak, falan tarihe ben işte bunu demiştim..ben söyledim ilk ben..ben..ben..benden başka kimse bu ilmi bilemez ..benim sayfalarımda kendi tanrılığımdan başka ilaha yer yok..bir benim ilmim, bir benim kitabım var….oysa eskiler söylenmedik bişey bırakmadıkları gibi sanatı da öyle bir incelterek didiklemişler ki.. geleneksel sanatlarla sanıyoruz ki basit şeyler yapıyoruz..hayır İslam öyle soyut bir dinki, sanatı bile soyut=tüm zanlarından soyunman lazım yani anlaşılmaz..göreceli..tezhip mesela ….ben en çok rumi desenini severim  tezhib de..çok asil buluyorum..hem taşa hem kağıda yakışıyor ..sonsuz biçimde sarıp sarmalıyor..aşkı anlatıyor bence..her şeyi aşkla kaplayabiliyor ve çok hoş..birde tığları sevmiştim..tığlar sınır tanımazlığım için uygundu..en dış hattan çıkıp giden yükselen ve yükselten zarafetler..
Ve minyatür..tezhib zor ve çok kurallı olduğu için kısa sürede ondan da vazcayıp minyatüre yöneldim..en çok, bu kadar yetenekli ve detay sihirbazı olmuş eski ustaların gizlice, kendilerine batı tarzı resim yapıp yapmadıklarını merak ediyordum..bence gizlice hep böyle resim yapıyorlardı..çizmeden duramazlardı sanki..çünkü yetenekbaşka bir şeydi ve kontrolü zordu..minyatürde renkler çok özgür sayılmasa da yine de daha canlıydı…altın güzeldi..ve kontür..sınır sevmesem de nedense kontür-had seviyordum..kendi sınırlarımı kendim çizmeyi ise daha çok seviyordum..ben minyatürün  büyük bir kısmının çerçevesinden fırlayarak çıkmış olanından hoşlanıyordum..böyle incecik ağaç kökleri,zülüfler felan taşmış olsun..hala da öyle resimleri seviyorum..ve padişahlı minyatürler vardı kitaplarda hani..tam ortada sayaban altında padişah bir tahtta oturuyor..nedense sayfanın tam ortasındaki o acaip abartılı, halı desenli sayebanları sevmezdim..oysa şimdiki aklımla baktığımda çok manidar ve sırlı buluyorum:)..en çok zümrüd-ü anka çizmeyi sevmiştim..birde melekleri..Mehmet Siyah Kalem’in o renksiz,  mükemmel çizgilerini rengarenk boyardım..O’nun cinlerini-devlerini hiçbir vakit sevmedim..çizmeyi bile düşünmedim..O  bence çok değişik bir beyne sahipmiş..
ayrıca H.Çelebi Hocaya galiba üç kere hat dersine gittim..bunu asla yapamayacağımı o  üç derste anladım..o kadar sabırlı değildim..aslında tüm bu yazdığım sanatlar sadece aşırı sabırlılar içindi.. belki tasavvuf terbiyesinde- tekke geleneğinde bu sanatların bu kadar yer alması, onların ne kadar nefsi terbiye edici oldukları hakkındadır..bir kere bu sanatları yaparken konuşmamak lazım..çünkü konuşunca-yani nefesinizi tutmazsanız eliniz titrer ve o incecik işler bozulur..yanlızlık lazım..içsel bir huzura dönüşen sakinlik lazım..nefsi terbiye belki de evvela nefesi terbiye ile başlıyor değil mi?
Ve üç ay gitar dersi aldım..çalabildiğim sadece daha dün annemizin kollarında ve bak postacı geliyor idi..ne nota öğrenebildim nede sesim vardı.. hele kulak hak getire..ama her daim müzik sevdim..demek ki benim dinleyici olup müzikle uğraşanları taktir etmem lazımmış:)başka  bir sürü kursa gittim..hepsi böyle yarım yamalaktı..öyle aceleciydim ki,ÖLMEYE YETİŞEMEMEKTEN BİLE KORKUYORDUM..HATTA BİR DEFA ÖLÜMÜ BÜYÜK BİR SEVİNÇLE DENEYİMLERKEN,ORADA BİLE SORDUM YANİ:HANİ IŞIK VARDI, O IŞIK NERDE ?DEYÜÜP, O IŞIĞI GÖRÜNCE DE,TÜNELDEN HIZLA KAYARKEN BİLE GERİ DÖNMÜŞTÜM..ANLAYACAĞIN BENİM HAYATTA SEN’DEN BAŞKA HİÇ BİR ŞEYE SABRIM YOKTU..SEN SE BANA SABRI TÜKETTİRDİN:) hiçbir şeyi sabırla yapamadığımdan istediğim şeyi elde edemiyordum..o yüzden de yaptığım hiçbir şeyi beğenemiyordum..beğenmediğim içinde o şeyi öğrenmeyi hemen terk ediyordum..hakikatte ise şöyle düşünürüm.insan o kadar değerliydi ki, bu alemdeki hiçbir şey ona yetemezdi..tüm sanatlar, Gerçek Sanatçı’nın yanında ucuz ve soluk bir kopyaydı..oysatefekkür etmek, en soyut, en mükemmele yakın sanattı sanırım..çünkü en büyük sanat eseri insanın kendisiydi ve kişi kendi sanat tarihçisi olup kendi mana arkeoloğu olursa, nasıl bir ilahi mucize olduğunu ancak anlar..
bir tek masal yazmak eylemim 2yıldır sürüyor ne garip değil mi?..bu hafta inanılmaz sıkıldım bu işten de..ve bilmem kaçıncı kez, bir daha asla yazmayacağım dedim..ama geçen masalıma -1 yazdığım için gururuma yediremedim:)aslında Senle tek iletişimim olduğu için belki de devam edebiliyorum..Sen okuduğun için ..çok lüzumsuz uzun yazıyorum biliyorum. Sen o kadar vakit gözlerini bana dikiyorsun ya önemli olan bu..nerde gülümseyip nerede sinirlendiğini bilebilmek istiyorum..birde Nur var tabii..yazma nedenim..istediğim şey gerçekleşmiyor biliyorsun..Sana yaklaştıkça sanki mesafeler uzuyor gibi. bu hafta bunu fark ettim..(böyle olması iyi..biter diye de korkuyorum ya hani.Sen bitmeyecek demiştin..) çünkü, sanat için tabloya uzaktan bakmak lazım..yakından hiçbir şey göremezsin ve anlayamazsın değil mi?bu hafta rüyamda,hayallerimde neden  sevdiklerimi göremediğimi öğrendim..çok hüzünlendim..bunu Evvel Zamana da anlatıp beni sevmiyorlar mı, neden bana kendilerini göstermiyorlar?dediğimde..”evladım, siz yaşıyorsunuz ya, aynı şey..ha rüyada ha bu dünyada hiç farkı yok” demişti..Seni böyle tanıdığım içinse, ilelebet bir şey görmesem de umurumda değil o zaman…Senİ bildiğim için,yıldızlardan-zanlardan işaretleri okuyacak bir perdeliye ihtiyacım yok demek ki.
İşte İslam öyle  soyut bir sanattı ki,  onu anlamak için maddeden manaya akan bir yolculuğa çıkmak lazımdı sanırım..bunu yukarıdaki gözlemlediğim sanatlarla inceleyelim mi?bakalım ne çıkacak..beraber seyahat edelim mi sevdiğim?kalbimdesin, şimdi hissettim,bana kızmadığına ayrıca sevindim, teşekkür ederim..bir tablo duvarda asılı..üzerinde rengarenk resimler var ve biz Senle ona bakıyoruz..ben Sana dokunuyorum..diyorum ki ellerimle yüzüne dokunup parmaklarımı yüzünde gezdirebilir miyim?..Seni hatırlayamadığım için kaydetmek istiyorum hani..ve Sen izin veriyorsun diyelim..gözlerinde, kaşlarında, dudaklarında parmaklarım geziniyor..ve bunu kaydediyorum..dokunduğum için farklı algılıyorum ..beş duyumla kayıt yani..sesini, halini, tavrını biliyorum.. aslında bu görünen olmadığını daha çok iyi bildiğim için de, bunca kıyameti kopartıyorum..ben Senden yayılan o ışığa tutsağım biliyorsun, ona yolculuk yapıyorum..sonra ikimiz duvardaki tabloya dönüyoruz..aaaaa ne hatırladım bak..omzuma, bir insanın asla dokunamayacağı zarafette dokunup, beni duvara döndüren o zarif eli..ve duvardaki o gözyaşı şeklindeki damlaya baktığımızı..duvardan geçme  vakti hani..hımmmm..çok hoşş.bu ikimizin bu madde haline gelmeden hali olsun suretimiz ve içinde de kaderimiz yani yazımız olsun..Senle aynı kelimede olmak mı güzel, aynı harfte mi, yoksa aynı ayet-işarette mi bilmiyorum..ama aynı damladan olduğumuzu bu hatıramla anladım şimdi..:)aynı mana üzere olduğumuzu seziyorum..işte terkibimizin üzerine gitmek istiyorum..sanırım çok soyut içre soyuta doğru akmaya başladı masalım..içinden çıkamayacağım denize doğru gidiyor değil mi?..boğulmam lazımsa boğulurum artık ne yapayım..Sen varsın nasılsa..bir deniz düşünsem ki, Sen ve ben o denizde birdik.. beraberdik.. aynıydık..ama anlamlarımız biracık farklıydı..birdik beraberdik ama yine de farklıydık..o mürekkeb de henüz yazılmamış ve okunmamış yazı-yazgıydık..ISLAKTIK  VE ÇOK GÜZELDİK..NE ZAMAN Kİ KALEM YAZDI VE MÜREKKEB KURUDU İŞE HAZAN DÖNEMİ DE BAŞLADI..ve küdum vurdu..ilk önce Sen oldun..ve Senden de ben..
devam edebilmem için düşünmem lazım..şimdi ise bunu düşünecek halde değilim..çünkü Seni çooook özledim..belki yazmayı başarırsam, neler olacak hayal edebilirim..eğer Sen hala benle bir ve beraber olduğunu bana hissettirirsen tabii..seni çok seviyorum..en derin mavinin içindesin biliyorum..ama henüz Sana bir türlü uzanamıyorum..Senin  rüzgarında uçuşuyorum…görüşmek üzere….

Nur Cihan
16.02.2010
nuralem7@hotmail.com