12 Ocak 2013 Cumartesi

99 ACVE HURMASI (akik taşlarının) MASALI 42


99 ACVE HURMASI (akik taşlarının) MASALI 42

Taş maddesi kutsal sırlardan yüce bir sırdır ve buna ulaşmak ezeli lütûf ve sanat işlemleriyle mümkün olur. Çünkü bu işlem, hakkında bilgi verilmeyen ve kolay mükemmellikte bir amaçtır..(hz.Ömer Şifaî)

Merhaba Sevdiğim ve Merhaba..
bu hafta benim için kolay olmayacak biliyorum.. geldiğimiz yer ben cahili bırak, ben alimim diyeni bile yolda bırakır cinsten yani.. velakin yine de yola devam etmem lazım geldiğinden, bulduklarımı toparlayıp Sana sunmak istiyorum..Sevdiğim, masal tefekkürlerimizin sanallığında ulaştığımız yer simya biliyor musun?..yani buna simya demiş eskiler..işte konumuz bu..önce düzeni bozmadan, hafta itibariyle gidiyoruz tabii.geçen masal sabahı rüyamda Tatçı hoca fırında harika bir börek yapıp kızartmıştı ki, öyle uyandım..aaa!!.face de bugün Hocanın devran hakkında muhteşem bir yazısı var..onu hatıra için izin isteyerek aldım..Hoca masalımın bir masal olmadığını söylediJ..evvet henüz gerçek bir masal yazamadığımın bilincindeyim ,ileride oda olur inşallah değil mi SevdiğimJ…teşekkür ediyorum ve bu masalı sadece iyi niyetli kişilerin okuyabilmelerini diliyorum..


kar yağdı ve okullar tatil..naneyle pencereden kar seyrederken birden çığlık attı ve geri çekildi..alice harikalar diyarındaki kedi gibi bakıyormuşumJ?!..hııımm..Sevdiğim bazen bende korkuyorum. nadir bişey ama öyle..ilk defa bu hafta bakışı kıskandım ..yani kıskançlığım o boyuta geldi ve kendimden nefret edip ağladım..ya o anda birine o nazar denk gelirse diye..yanii kafayı sıyırttım yine..özür dilerim..ve naneyle alis harikalar diyarında filmine netten bakıyoruz..ben bu masalı hiçbir zaman sevip baştan sona okumadım.. filmini de sevmedim..eskiden bu masalı yazanın ve o küçük kızın üstüne kurgulanmış freudyen yorumlu  bir yazı okumuştum, belki tepkim bundandır. ama geçen yıl masonları araştırırken, bu masalın üst derecede mason tekamülünü anlatan semboller-  simya ilmi olduğunu da okumuştum..burada madenlerin-elementlerin ilmi kimyası varmış..işte film bitti ve geçen hafta mailime gelen simya kitabını okumaya karar verdim..

kardeşimin geçen hafta maille yolladığı 3 kitabı indirerek okudum.. birincisi  Şeyh Hasan Halvetî’nin müridi Ömer Şifaî’’nin Mürşid el-Muhtar fî İlm el-Esrâr Adlı Eserinde Simya (çeviri:Ayten Aydın) adlı kitabı idi..hiç anlamadığımı söylememe gerek yok tabii..çünkü ben bu konulardan zerre nasipli değilim zaten..hiç ilgide duymam..hele matematik ve formüller..sevmiyorum..ama simyayı nedense sevdim Sevdiğim..şimdi bu kitaptan ilgimizi çekenleri alıntılıyorum, sonrada anladıklarımı  Sana yazacağım:


“”Ömer Şifaî’ye göre topraklı duman ve sulu buhar olmak üzere
iki tür varsayımsal metal bileşiği vardır. Bu buharların toprağın iç kısımlarında yoğunlaşmalarıyla cıva ve kükürt, cıva ve kükürdün birleşmesiyle de metaller meydana gelir. Farklı türde metaller vardır. Çünkü, cıva kükürt her zaman bütünüyle saf değildirler ve her zaman aynı oranlarda birleşmezler. Onların bütünüyle saf olarak ve en mükemmel oranda birleşmeleri durumunda altın meydana gelir. Saflık ve orandaki eksiklikler gümüş, kurşun veya demir oluşumuna yol açar.


Zîbak=Cıva çok hızlı hareket eden topraksı bir sıvıdır. Saf buharı ve nemiyle etkili bir madendir. Maddelerin anası ve asıl madendir.kraliçedir.. Tabiatı sıcak ve nemli olmakla hayat aracısı türünden bir maddedir. Madenlerin ruhu hükmündedir. Madenî cisimlere hayat ve (koruma) vermesi nedeniyle pek çok çeşitteki renklerini korumasıyla tabii ruh, tohum kabı, beşinci cevher, beşinci tabiat, güneş seması, mutlak tohum adları verilir… Eriyik maddelerden en seçkin madde cıvadır ve eriyik maddelerin aslıdır. Cıvanın da aslı madenine hapsolmuş sudur. Toprağın içinden kaçarken zatında olan ateş sıcaklığı onu oluşturup, harekete geçirdi, buharlaşıp yukarıya çıkarıp yüce bir fert olup ruhanî bir buhar oldu. Buharlaşması olgunlaşınca maden onu kuşatıp hapsederek kurtulacak delik bulamadığı derecede buhariyet üzere sabitlendi. Sıcak yakıcılık olmamasıyla, soğuk ve katı olarak kaldı. Öğeleri ve cevheri birleşerek bir araya toplanıp yoğunlaştı. Daha sonra nemlilik ortaya çıkınca tekrar sıvı hale dönüşerek yoğunlaştı. Katılık ve yoğunluk nedeniyle kuru olarak toprağın içinde sakinleşene kadar, mükemmel bir hızla eğimli olarak dibe inmeye başladı. Zatında olan ateş sıcaklığı onu tekrar adeti olduğu gibi oluşturup harekete geçirerek, hafif ve ulu bir buharlaşmayla seçkin bir buhar oldu. Ondan sonra, önceki gibi sıcaklığın yok olması ve soğukluğun oluşmasıyla yoğun bir su olarak toprağın dibine indi. Sonuç olarak dibe inme ve yukarıya buharlaşmanın her defasında seçkin, berrak, havaî olarak, zatında olan sıcaklıkla, yaratılışta madde olan yağ ile birleşik hale gelir. bu yağ her sıvıyı, madeninden uzaklaştırır, yağ, tabii kükürt taşı olur.


.. Sonuç olarak da, ezeli yaratılışta cıvada görünür olanı sıcak ve nemli, görünür olmayanı kuru ve soğuk tabiatlarını bir araya toplamasıyla, maddelerin içine girerek, mükemmel yumuşaklığı nedeniyle, yetenek sahibi oldu. Çünkü, sıcaklık ve nemliliğin bütün tabiatı cıvada vardır. Madenî cisimleri çözer oldu ve bu yaşamsal mükemmellikle cıva, madeninde yumuşaklık bulduysa, uzun ve yumuşak bir pişme işlemi nedeniyle kükürt maddesinin haline yumuşaklık, kararlılık ve galibiyet hali gelerek, (cıvanın) içinde hapsoldu; kükürt çözünüp cıvanın içinde hapsoluncaya kadar birbirleriyle birleşip keskinleştiler. Görüneni yumuşaklık ve görünmeyeni katılık, görüneni beyaz ve görünmeyeni kırmızı olan gerçek bir yaşamsal sınaî oldu. Bu yaratılış, erimiş maddelerin yaşamsal kudretinin aslı olan cıvanın yüceliğidir. Bu şekilde, maddesi sıcak ve yumuşak, ruhu; kuru ve soğuk olduCıva annedir, toprakta-rahimde  doğar ve gelişir.


Kükürt=Baba, yağ parçalarıyla işleme giren toprak buharlarından ibarettir. Sıcaklık, onları bağlamıştır. Bazıları da, hayvanda iç yağı, tereyağ ve maddi kirler, bitkilerde zeytin yağı olması gibi kükürt de toprağın yağı, içyağı ve ziftidir. Yanıcı olmasının nedeni de bu yağ özelliğidir... Madenlerin meydana gelmesinde asıl olandır. Tabiatı 4. derecede, sıcak- kurudur.. Kutsal sanatın işlemlerinde nüfûz edici,inceltici, çözücü, yırtıcı, yakıcı, kireçleştirici, bağlayıcı, kesici ve açıcıdır...

Kurşun “…yedi metal içinde altına, kurşundan daha yakın maden yoktur. Çünkü bilgelere göre cıva, sallanan cıva, bakır, kurşun gibi maddeler, maddeler arasında iksirlik derecesindedir. Kurşunun ruh özelliği madde özelliğine göre galip olduğu için, kurşun altına diğer maddelerden daha yakındır…”şehzade vasıtasıyla temizlenerek birleşir ve ona iştirak eder. Ancak hikmet, görünen çehresinin siyah örtüsünü kaldırır, âlemin güzel yüzünü parlatır…”

Ömer Şifaî, Cabir ibn Hayyan’dan çok etkilenmiş ve simyaya inanmıştır.

Birinci bölüm, sıcak suların damıtılma yolları hakkındadır.
İkinci bölüm, yumuşak ruhların damıtılma niteliği hakkındadır.
Üçüncü bölüm, ilginç yağların damıtılması niteliği hakkındadır.
Dördüncü bölüm, cıvalı maddelerin elde edilmesi niteliği hakkındadır.
Beşinci bölüm, sınaî kükürtlerin elde edilme yolları hakkındadır.
Altıncı bölüm, madeni cisimlerden tuzlar ve zaclar elde edilmesi niteliği hakkındadır.
Yedinci bölüm, çok kullanışlı olan buharlaşanların elde edilmesi hakkındadır.
Sekizinci bölüm, maddelerin kireçlenmesi, yakılması, arıtılması hakkındadır.
Dokuzuncu bölüm, madde ve madenlerden yapılan safranlar hakkındadır.
Onuncu bölüm, eksik madenlerden çıkarılmış olan kurşunlar hakkındadır.
On birinci bölüm, hekimlerin sırlarından en büyüğü olan bileşimler hakkındadır.


ve Sevdiğim simya kitabından alıntılarım bunlar..ve bu kitaptan ben anladım ki Ömer Şifaî hz. çoook amma çook yüksek mertebede bir simyacı-felsefe taşı sahibi-HAKİM EL MÜRŞİD -İnsan-ı Kamil imiş.. küreler ilminin bu olduğunu da sezdim ..eski tıptaki şeylerinde tabii..ve bu madenlerle anlattığının aslında insanın 7 nefs derecesi ve 7 tabaka olan cehennnemine ait saflaştırma işlemi olduğunu da.. yani belki böyle değildir, bilmiyorum tabii. .ilk defa simya risalesi okudum ve ben kendi zannıma göre anladıklarımı Sana yazacağım ki Sen, tüüm yanlışlarımı arındırıp, onları yakıp-yıkıp, bana hakikatini nakşedeceksin nasılsa inşallah ve aminn. Ve devam ediyoruz ..



işte Sevdiğim nefsin 7 afeti olan belli şeylerle isim verilerek sabit kılınmış maddelerin haricinde, bunu her nefes alış verişte –her yeni bir tanımlayamadığımız şey ile karşılaşacağımızda bizdeki reaksiyonları nötr’leyebilme sanatı zanaatı olduğunu da idrak ettim.. insan bedenindeki 7 letaifi & 7 madenle ilişkilendirdiğini, yakıtı sadece insanlar ve taşlar olan cehenneminde bizim kendi tabiat unsur dağı madenimizden çıktığını da  anladım tabii..ehil bir ele düşmesi ancak nasip ile olan bir salikin seyrü seferinde de, bu yakma işleminin sırası ile hatmedildiğini de  öğrenmiş oldum böylece..ve hindu dinindekilerin neden ölülerini hemen yakıp işlemi kendi zanlarına göre tamamladıklarını zannetmelerini de çözmüş oldum tabii. yani hile geçersizJ!! ve bizim eski sufilerin neden "ağlatmada yak" dediklerini ve bu hilesiz yakışın tek geçerli şey oluşunu da anlıyoruz değil mi?..


tabii felsefe taşı sahibi bir hikmet ehlinin gerçek sanatı da taş gibi yürekleri un ufak edip yumuşatmak değil midir?!..mesela peygamberimiz “ağlamayan gözden sana sığınırım” diye rabbine dua etmiştir..gerçi aynı bu simya ilmindeki gibi, tüüm bu anlatımlar birer remiz-sembolden başka da bişey değildir..naehillerden bu sanatı korumak için; işin erbabı gelip hikmeti alsın diye böyle bir şey yapılmıştır. yoksa ne sır vardır nede sırdan anlamayan. kaliteli cevher her yerde istenilir ve elde edilmeye çalışılır.. sadece onun kullanım amaçları yüzündendir bunca saklama-sakınma.. onu saklayan zaten öyle bir saklamıştır ki ;O’nun yeryüzündeki erlerini O’ndan başkası bilip, bulup, tanıyamaz. birde O’nun bildirdikleri tanır ve bulur tabii..


((*Satürn Mabedinin etekleri belinde ,celalli ,kız evlat sahibi lakin bakire, beyaz taştan mabudesi için:
seni anlamaya halen öyle uzakım ki..gerçekten. sadece şunu söyleyebilirim kurşun için; geçmiş tarihten bugüne insan, negatif unsurları için kurşun döktüre gelmiştir değil mi?geçmişte Zülkarneyn’in demir ve bakır dağına kurşunla zırh giydirmesi misali; bugünde kişilerin vesveseleri, zanları ve negatif etkilerce auralarında oluşan gediklerini, bu niyetle eritilmiş kurşunu üzerimizden suya dökerek  kapattığımızı söyleyebiliriz.. kendi yecüc ve mecüclerimiz için-kurşun geçirmez zırh..işte bu simyadır..elementlerin üzerimizdeki etkisi..))


işte Sevdiğim.ben bu simya ilmi ve yakıtı taşlar olan cehennem için şöyle düşündüm ..bu madenlerin her birinin yakılarak buhar haline getirilip saflaştırılma işlemi esnasında muhakkak bunlardan çıkan alevlerde renkli olacaktır da bu madenlerin  buhar renkleri nedir o vakit?.
yani Sevdiceğim maksadım rengarenk noktalarla biten bir şeyden nasiplenmek, anlıyorsun değil mi? yoksa sadece var olanın siyah ve izdüşümünün beyaz olduğunu çözmüştük zaten…işbu noktada bunu bilse bilse kuantum fizik okuyan,  tektaşa gelen, arabici hocamın öğrencisi Mona bilir diye düşündüm..faceden sordum ve cevabını alıntılıyorum:

Mona:“ biz metalleri gaz haline dönüştürmeyi işlemedik, çok yüksek sıcaklık ister onları eritmek, buhar yapmak, ve renkleri bilmiyorum, görünür tayfta olduklarını bile sanmıyorum yani mesela demir ısıtıldığında ışıma yapıyor ama belli bir sıcaklık sonra ışıma infrared bölgeye kayıyor, yani kızıl ötesine, dolayısla tahminim metallerin hiç birinin gaz hallerindeki yüksek sıcaklıkta gözün algılayabildiği renk tayfı içinde olmadıkları, o yüzden onlara kırmızı- mavi -filan diyemeyiz. yıldızlar hakkında şunu biliyorum, onlar da birçok ağır elementin sıvı veya gaz hallerinden oluşuyorlar .bir de gaz halin üstünde plazma hali dediğimiz bir hal var dördüncü hal. genelde yıldızların hali plazma, en soğuk yıldız kırmızı ile başlıyor. orta sıcaklıkta yıldızlar sarı bizim güneş gibi, bir de beyaz yıldızlar var ,onlar bizim güneşimizden kat kat sıcaklar.. mavi yıldızlar ise beyaz yıldızlardan çok daha fazla  yüksek ısılıdır ((* gaz halinden sonra madde sürekli elektromanyetik idima yapan bir hale geliyor. eskiden maddenin  katı ,sıvı, gaz hali var sanılırdı. şimdi buna plazma hali de eklendi. özetle bu.))bunu biliyorum sadece, tahminimce işine yaramadı amaJ))..Bildiğim bu….

bence işe yaradıJ ..Sevdiğimm..Sen beni,o kadar sıcak tevhidimin mavi mührü yıldızına gerçekten götürecek misin? ve bu derece yüksek ısılı bişeyin benim içimde olması ve hala yaşıyor olmam bir tuhaflık değil mi?gerçi güneş aslında yakmıyor amma neyse?!!...

sonra dökümcü Cihan’ı arayıp soruyorum:” evet madenler eriyince öyle renkli gazları çıkıyor .hangisinden ne renk çıkıyor bilmiyorum .bir maden mühendisi bulmalısın “diyor….Tamam işte, önemli olan maddi bir delilse Sevdiğim, bu kadar bir delil bana yeterde artar. maksat denge. hayali, havalarda uçup kaçmadan öğrenip anlamak..mesele bu..

Marduk/Sümer
Yani Sevdiğim doğru iz üzerindeymişiz..evet gelelim fii tarihindeki saadetli saadetimizeJ..eski Sümer’deki MARDOK=asayı diriltmiş merd=ER  resmi vardı ya hani ..o merdok suların üstünde tiamant canavar yılanını yenmiş, onu sal yapıp üzerinde gidiyordu ve latif bedeni(Mustafa-saflaştırlarak rafine edilmiş) içinde de değişik güller halindeki zaman değirmeni çarkları üst üste dönüyordu  hatırladın mı?..işte İnsan-ı Kamil tanımı dahi, hz ADEM den beri hiç değişmeden hep aynı seyrü sefer üzerinden inşa edilip, yapılıyormuş değil mi?yani kimse sonradan bişi icat etmemiş. hep var olanı; elden ele, nasiplisine işin ehli hâkimler aktarmış durmuşlar.. diğerleri de; bugün hala aynı ben gibi işin sadece dedikodu hırsızlığı boyutunda,  en alt çakranın çarkına takılıp-hapsolarak ,devri döngüden asla çıkamayanlardan mürekkep bir güruh imişiz meğerse..Sevdiğim... senelerdir hep aynı şeyi yaza yaza bak ne güzel oluyoruz değil mi?. teşekkür ediyorum ve Seni seviyorum..


ve bu simya ilminin mucidi ise tarihte bilinen namıyla  Balinas ;Hermes Trismegistos’a  atfedilen Zümrüt Tabletleri bulduğu kabul edilen Tyanalı Apollonius muş..Taberi tarihinden, İskender-i Zülkarneyn  bölümünü, bu Belinas benim çok ilgimi çektiği için yazmıştım hani..Taberiye göre Belinas bir cin padişah  kızını esaretten kurtarıyor ve onla evleniyordu. zaten sihir ilmine sahip olan Belinas  artık eşyayı dönüştürme ve istenilen eşyayı icat edebilmeye de böylece vakıf oluyordu. İskenderiye fenerindeki devasa aynayı o yapmıştı. ilk pusulayı da. seferler esnasında taşıyamadıkları  hazinelerini  geri dönerken almak üzere sık sık gözden gayb etmişti.. mesela Sevdiğim bugünkü ilimle bunu ancak,  eşyayı atom moleküllerine çözüp- havada askıya alma ilmiyle açıklayabiliriz değil mi?.. ben buna inanırım..çünkü eğer insanın katı-sıvı-gaz-titreşim-levh-ışık-koku-.. hali varsa, bu tüm eşya içinde geçerlidir..ve Sen ..bana geliş hallerin.. benim hallerim vs..


ve tabii bu taş ilmi acaip bişi..sanırım tüüm kadim tarih boyunca herkes bu taşın peşinden koşmuş. galiba ben ölene dek bizde, el mecburen, bu izi süreceğiz değil mi?Sence o taş bize ne lazım
J?..ve masonlara da taş ustası dendiğini bir defa daha hatırlıyoruz..
ve Sevdiğim bu yukarıda yazdığım cehennemi yakışlı renkli gazlı reaksiyonlar bende nedense geçmişte yazdığım  bir şeyi dürttü..2010 senesinin o masalını  buldum ve Sana ölümün 4 rengini oradan kopyalıyorum..    “”…bir rüya görmüş çocuğun biri..bir daire paydalara ayrılmış ..ve dışarı çıkmış dilimler.. işte hz. Pirimiz Mevlanamızın ….  sayıdaki ölümleriymiş.. o vakit kısıtlı olan birkaç kişiye sormuştum.. kimse bilmiyordu..bir akrabam “İsmail Hakkı Bursevi hz nin Tamamü’l Feyz kitabını” verdi.hz. Bursevi bu kitapta 4 ölümü  anlatılıyordu .. beyaz, kırmızı, siyah ve yeşil.... beyaz ölüm açlık demekmiş...kırmızı ölüme mevt-i camii de deniyormuş..ne ilginç değil mi?:)..Arabi Hocaya göre bu ölüm daha fazla melamiyedekiler de görülüyormuş..ve ölüm demek tövbe demekmiş..yeşil ölüm yamalı giysilerle sembollenmiş..aynı tabiatın her daim değişen yeryüzü nebatatını simgeliyormuş bu yamalar..ve siyah ölüm..ezası= cefası fark etmeyen?!! ve sevenin sevdiğinde fena olmasıymış…””


Ve aynı geçmiş masalımda bir süprizle karşılaştım Sevdiğim..yani insan benim kadar saftirik olamaz değil mi?demek ki zamanı şimdiymiş..bakalım mı o hatıraya: adı Özer Candan Beymiş.. O  az evvel Salahi Beye şöyle demişti:”kutuplar birbirlerinin hazinelerini ölçüp biçmeyi severlermiş....kasasında ne kadar ayet var,ne kadar hadis var..ne kadar öğrenci kapasitesi var ve nereye dek çıkartabilir”..O, Devleti Aliyye’nin buharlı makinelerinden anlayan  ve  tüm selsebillerini onaran  tek kişi ünvanını halen muhafaza ediyormuş.. Ona sebilleri soruyorum.. Aziz Mahmud Hüdai hz nin şu sözlerini söylüyor..”sebil : ilm-i simyaya ait şahıs demektir” .. ”bu fani alemde nefesini sebil etme, nefesi kimya et”..70 değişik yerde +  -  kullanılır..adam yetiştirmek, manevi evlat yetiştirmek, evlat yetiştirmek .. ….işte bunlarda kendini selsebil etmek demektir..her işte selsebil olur.. mürşidim Muhiddin bin İhya hz derdi ki:13-14-15 nisanda kevser havuzundan bir damla dünyaya iner ve dünya onunla hayat bulur.. …


12 ocak cumartesi..
seher vakti uyanıyorum..dersim..uyuyorum.karışık.karışık..en sonunda sanki bir puzzl parçaları birleşiyor..atlas misali,bir hazine haritası olabilir mi?..dairevi .eski kündekari geçme yıldız modeli dairevi açılıyor..tezhib gibi renkli ve çok güzel bir geçme zencerek yıldız motifi..kubbe misali ortası boşluk ve etrafındaki dairevi alan Kur’an-ı Kerim sahifeleri ile tek tek çevriliyor..düşünüyorum ki, Kuran yapraklarının bu dairede yer alabilmesi için, bu dairenin merkezinin çok büyük olması lazım…
nurcihan12.01.2013
nuralem7@hotmail.com

****
Mustafa Tatcı Hocamızdan alıntılar..
İlme'l-yakîn, yani kitâbî ve şifâhî bilgiyle elde edilen imân, akıldadır. Ayne'l yakîn, yani manevî görüş (kalb gözü) ile elde edilen imân gönüldedir. Hakke'l-yakîn, yani buluş ve oluşla, içinde yaşayarak elde edilen imân cândadır. Cân ile olan imân cân ile gider. Cennet, Tanrı'nın lutfu nûrundandır. Cehennem, adâletinin tecellîsidir. Toprak Tanrı'nın nûru; su, hayâtı, yel (hava) heybeti; od (ateş) hışmının (öfkesinin) tecellîsidir. Toprakla suyun yeri Cennet'tir, yel ile âteşin yeri Cehennem.
*********

YARATILIŞ :
Cenâb-ı Hak bu âlemleri "kün" emriyle var etmiştir. Bu oluş hâlen devam etmektedir:

Kün'i bir kezin söyledün her nesneyi var eyledün
Yine âhir bir sözile anı kılmak harâb nedür  (89/7)
Eşya âleminin var oluş sebebi, "aşk”tır (=ilâhî zevktir). Hiçbir şey yokken "aşk" vardır. Yûnus Emre"ye göre aşk, mutlak zatın kendinde var olan "yaratıcı" bir güçtür. Bu güç, her an "faâl"dir:

Evvel yer-gök yoğıdı varıdı aşk bünyâdı
Aşk ezelden kadîmdür aşk getürdi ne varın (254/3)
Yaratılışın temelinde, Muhammedî nûrun dostluğu vardır. Bu nûr olmasaydı, mümkinat (=eşyâ âlemi) yaratılmazdı. Şu halde, yaratılmış her şeyde, “Muhammed”den bir nişân vardır. Yerde ve gökte bulunan her varlığa varlığın aslı olan nûra bakar gibi bakmak gerekir:

Yaratıldı yer ile gök Muhammed dostlığına
Levlâk ana delil durur ansuz yer ü gök olmadı  (386/7)
İnsan, vücût bulmadan önce rûhlar âleminde Hak ile Hak idi. Ezeldeki vahdet hâli, nihayette döneceğimiz en son hâl ve menzilden başka bir şey değildir:

Ey yâranlar ey kardaşlar sorun bana kandayıdum
Dilerseniz eydivirem ezelî vatandayıdum   (168/1)
İnsan, dünyada, ezelde verdiği sözü yerine getirip, tevhîd şuuruyla yaşamak zorundadır. "Ben ins ve cinni bana ibâdet etsinler diye yarattım." (Zâriyât/56) ilâhî hükmünde belirtilen emre uygun yaşayan insan, kulluğunu yerine getirmiş demektir. Nefsine kulluk edenler azaptan kurtulamazlar. Hakk’a kulluk edip azâd olmak gerekir.

Hemin geldüm bu dünyâya nefsüme kulluk itmeğe
Eyü amel işlemedüm âzâbdan kurtulam diyü  (285/4)
Yaratılış tedricidir (bkz. Devr):

Yir gök yaratılmadın Hak bir gevher eyledi
Nazar kıldı gevhere sızurdı dürr eyledi   (355/1)
Gevher, varlığın özü (=Muhammedî nur) için kullanılan bir misaldir. Gevherden sızan ve dürre (=inciye) dönüşen ise, nefs-i küll'dür. Bundan sonra yedi gök, yedi yer, anasır-ı erbaa ve mevâlid-i selâse yaratılmıştır (223/1):

Eyle sanman siz beni kendözümden gelmişem
Ya kendü gönlümile bu kafese girmişem   (227/1)
Yûnus, bu yaratılış tertibi içinde bir zaman da, "yıldız"da bulunduğunu söyler:

Yılduzıdum bunca zamân gökde melâik arzûmân
Cebbâr-ı âlem hükm ider ben ol zamân andayıdum  (169/9)
Madenler, bitkiler ve hayvanlardan geçen rûh (151/8) kemal'e ulaşır. Bu seviyedeki insan, enfüsî seyre girip geçtiği mertebelere inebilir. Şu mısrada Yûnus madenlere kadar indiğini söylemektedir:

"Asl-ı madendeyidük kaygusuz ganî idük"
(358/5)
Mahlûkât, pek çeşitli ve değişik makâmlarda olmakla birlikte bir tek varlık vardır. O da, mutlak olan Tanrı'dır. Kiminin hayvan, kiminin insan vs. olması, izafî zaman cihetiyledir:

Kimini dünyâda hayvân yaratır
Kimini kendine muhlis kul eyler   (95/11)

Âlem, Âdem, mekân zamân ve burclar (boğa (=sevr) burcu ve balık (=Hut) burçları) yaratılmadan önce, varlık vahdet halindedir. Âşıklar bu vahdet halinin farkındadırlar. Balık ve boğa burçları, arşlık devrinde yaratılmışlardır. İnsanlık (Âdem), Sünbüle (başak) burcuna gelindiğinde yaratılmıştır

Yere bünyâd urulmadan Âdem dünyaya gelmeden
Öküz balık eylenmeden ben ezelî andayıdum   (168/4)
diyen Yûnus; yeryüzü, burclar ve sünbüle burcunun son devresinde zuhûr eden Hz. Âdem yaratılmadan önce, Hakk’ın ezelî vücûdunda var olduğunu belirtir.
Ruh, "Âdem donu"yla donanıp insanlık elbisesini giyinceye kadar yağmur gibi gökten yere yağmış, yerden göğe çok ağmıştır (358/11):

Çün gökden yire yağdum yirden göge çok ağdum
Âdem tonın tonandum devrânum süre geldüm  (178/2)
Âdem'in cismi "toprak"tır (356/1). Fakat et ve deri içindeki bu varlığın özü "Hak"tır (178/8). Âdem, pâdişâhın birliğini -vahdet-i vücûdu- evvel kadîm (ezelden de önce) bilen kişidir (367/1).
Yûnus’un "Âdem" kavramı ile kasdettiği kişi dünün ve yarının değil “her ânın "insân-ı kâmil"idir.
Yûnus dünyanın yaratılışı hakkında tamamen Kur'ânî bilgiler verir. Bir yerde şöyle der:

Ezelî bünyâd urdı altı günde dünyâ doldı
İsrâfil'e buyurdı dem evliyâ demidür  (85/2)
Yûnus’un bahsettiği dünya kavramı zâhirde âlemi, bâtında âdemi remzeder. Beyitte, dünyanın altı günde yaratıldığı belirtilmekle beraber, bu zamanın, "dem evliyâ demidir" ifadesiyle mücerret bir mahiyeti olduğu da imâ edilmiştir. Yûnus'un pek çok beytinde ele alınıp işlenen dünya kavramı, "bir dengeler kompozisyonu"dur. Onun dengesini, düz döşenen yerler; çivi gibi çakılan dağlar, sayvan şeklinde düzülen gökler sağlamaktadır. Âyetlerde:
"Yeri, bir yatak yapmadık mı? Dağları da çiviler gibi çakmadık mı? (Nebe/6-7.) veya "Dağları da Allah sapasağlam çaktı." (Nâziât/32.) Yahut, "Biz, göğü kuvvetle bina ettik. Muhakkak ki, biz onu genişletmekteyiz” (Zâriyât/47), denilmektedir. Yûnus, cem'de söylediği beyitlerinde âdetâ bu âyetlerin meâlini verir:

Düz döşedüm bu yirleri çöksü urdum bu tağları
Sayvan eyledüm gökleri girü tutup duran benem   (193/4)
Klâsik tasavvufî tefsirlerde, bu âyetlerde zikredilen yerlerden, dağlardan ve göklerden, çeşitli makâmlardaki velâyet erbâbı anlaşılmıştır. Yaratılış bahsinde kısaca değerlendirdiğimiz bu tecellîler esasen ilâhî varlığın, sıfatlardaki görüntülerinden ibarettir. Yaratılışın sebebi:

Diledi göre yüzin işide kendü sözin
Nazar kıldı bir kezin anda cân virdi bana  (12/6)
beytinde de belirtildiği gibi, Hakk'ın kendi yüzünü seyretmek istemesidir. Bu yüzden de Cenâb-ı Hak kendi varlığındaki "cevher"e nazar kılmış, akabinde sudur (oluş) ve tecellî (beliriş) gerçekleşmiştir. Bu tecellîler süreklidir. Hakk’a kurbiyyet kesbeden bir velînin baktığı her şeyde "Allah'ın vechi"ni görmesi, zatın eşya âleminde kendi aslını göstermesindendir. Hakk’ın velîsi nefsini aslına döndürmese eşyâda her ân ve el’ân görünen varlığın Hakk’ın kendisi olduğunu zaten anlayamazdı. Yûnus “Nazar kıldı bir kezin anda cân virdi bana” derken insân-ı kâmil olarak doğuşunu anlatmaktadır, vesselâm.
***
Mâlûm olduğu üzere sülûkta pek çok haller yaşanır. Sûretten sıfata (=yani, esmâdan müsemmâya nakıştan nakkâşa, sûretten öze) geçen; hayallerde takılmayan sâlik, sülûk hallerini acaib karşılamayacaktır. Sûretler, dünyâ; hayâller de misâl (berzah) âlemine aittir. Her iki âlem de gayb (=zat) âlemine perdedir. Bütün bu âlemler ise, sıfatlar âlemidir. Sıfatlar, (=görüntüler, renkler, desenler, şekiller) âleminden geçip zâta yönelmelidir. Gerçekte, her sûret ve sıfât bir sırâttır. Geçilmesi gerekir.:

Sûretden gel sıfata yolda safâ bulasın
Hayâlerde kalmagıl yoldan mahrûm kalasın

Bu yolda acâib çok sen acâib anlama
Acâib anda ola dost yüzünü göresin

***DEVRAN NEDİR ?...İnsan hayatının tekrar oluşması devran-ı kebire bağlıdır. İnsanlar ölüp, gömüldükten sonra çürür ve toprak olurlar. Bu topraktan zamanla bitki, hayvan ve insan oluşabilmesi için kim bilir kaç yıla, kaç asra ihtiyaç vardır. Çünkü, önce bitki olacak, o bitkiyi bir hayvan yiyecek, o hayvanı bir insan yiyecektir ki, toprak olan; yine aslına, yani insana kavuşmuş olsun. Eğer bitkiyi bir insan yerse o zaman, bir kısa devre oluşması bahis konusudur. Her iki durumda da toprak olanın; yine insana, yani aslına kavuşmasına: “Devran-ı Kebir” denir. Bu devrandan sonra oluşan kişi kendini Allah’a kurban ederse, o zaman aslına kavuşmuş olur. Aksi halde ruhu dirilmemiş olacağı için, o toplandığı kimseyle birlikte yine toprak olacak ve yeni bir devrana girecektir. İşte: “Misl-i gazel” denen olay budur.

Hayat denen şey gelip, gitmekten ibarettir. Gelenlerin kimi az kalır, kimi çok kalır, kiminin devri büyüktür ve uzun sürede tamamlanır, kimininki ise bunun tersidir. Ama, her hal ü kârda, hayat öbür âlemde devam edecektir.
Bu durum insanda böyle olduğu gibi dünyada da böyledir. Dünyanın da küçük devri yirmi dört saat, güneş etrafındaki büyük devri ise bir yıldır. İnsanda da böyle büyük ve küçük devranlar olduğunu ilerde göreceğiz.
**

DEVR:
Devir, dönüp dolaşmak, başlangıç noktasına gelmek demektir. Allah, ilk tecellîsiyle akl-ı küllîyi (=Muhammedî nuru) yarattı. Akl-ı küllîden taşan tecellîlerle de diğer mahlûkât yaratılmış ve yaratılmaktadır. Nûr, bu şekiller (=imkân) âleminde, tedricen zuhur etmiş; tenezzül ve terakkî ederek tekrar geldiği âleme karışmıştır. Muhammedî nur, sırasıyla rûhlar âlemi (nefs-i kül), tabîat, heyûla, cism-i kül, şekil, arş, kürsî, atlas feleği, menâzil feleği, yedi felek, yedi yer ve mevâlid-i selâse (maden, bitki, hayvan) mertebelerinde zuhur eder. Bunların tamamı on sekiz bin âlemi oluşturur .


En güzel bir kıvamda yaratılan insan, yine, en süflî âleme gönderilmiştir . "Onlar Allah'tan geldiler ve yine Allah'a dönecekler" âyeti gereğince insan, bu süflî âlemden kurtulup tekrar aslî vatanına yani "mutlak varlığa" dönecektir. Kur'ân'ın, "Başlangıç ondandır, dönüş onadır." hükmünü, mutasavvıflar "kavseyn"in birleşmesiyle oluşan bir daire ile izâh etmektedirler. Bu daire, tenezzül makâmları (=kavs-i nüzûl) ve terakkî makâmları (=kavs-i urûc) şeklinde, iki kısımda mütalea edilmektedir.


Sûfîlere göre, tenezzül makâmları madenlere kadar olan kısımdır. Terakkî makâmları madenlerden insân-ı kâmile kadar olan kısımdır. Esasen başlangıç ile son aynı noktadır ki, bu nokta ahadiyet makâmıdır. Ruhun bu aradaki seyri, bir zamanlık "teferrüc"ten ibarettir. Makâmların tamamlanması, insan-ı kâmil olmakla mümkündür. Sözün özü insan, mevalid-i selâseden geçerek insan hâlini almıştır. Taş ve toprak âleminden bitkiler ve hayvanlar âlemine oradan insana gelen yolcu, bu âlemde kemâle ulaşıp kendisini isbat ettiğinde Hakk’a dönmüş olacaktır. Bu tekâmül sırasında varlığın bu âleme defalarca gidip gelmiş olduğunu ve bunun Allah kendini tam olarak izhar edinceye kadar de devam edecek oluşunu düşünerek devir hâlinin reenkarnasyon inancıyla aynı olduğunu sanmamalıdır. Tekâmül, bir reenkarnasyon ve tenâsüh düşüncesi değildir. Zira tekâmül düşüncesinde fâil-i mutlak, tekâmül eden varlığın kendisi olup giren çıkan bir rûh (ikilik) söz konusu değildir. Tekâmül eden yolcu, kendinden kendine giden, geldiği noktadan itibaren yoluna devam eden varlıktır. Mutasavvıfın kemâl noktasında “gelen ve giden”in; devrân içinde devr eden varlığın" kendisi olduğunu söylemekten rücû edip “getirip götüren”in kendisi olduğunu söylemesi bundandır. Yûnus'un bu makâmda söylediği pek çok manzûmesi vardır. Vahdet-i vücût tam bu makamda idrâk edilecektir:

Benem sâhib-kırân devrân benümdür
Benem key pehlevân meydân benümdür…(31/1)

Yûnus aşkunla kâimdür bu âlem
Anunçün devr ider devrân içinde   (332/8)

İy dost aşkın denizine girem gark olam yürüyem
İki cihân meydân ola devrânum sürem yüriyem     (213/1)

Cân gönül hayrân bulupdur ma'şûka
Ma'şûkıla sürerem devrânumı    (389/2)

Devrini tamamlayıp kemâl mertebesine ulaşan insân, istediği anda "seyr-i enfüsî"ye veya "seyr-i afakî"ye girebilir .
Yûnus'a göre, kişi, mülkün sultânını, tenin ve cânın hakîkatini, özellikle mebde (=başlangıcı) ve meâdı (=merci‘i, meâbı, sonu) bilmek zorundadır. Ona göre, başlangıç ve son, evvel ve âhir Allah'tır (bkz. Allah):

Kanı bu mülkün sultânı pes ten isen kanı cânı
Bu göz görmek diler anı bu merci' ü me'âb nedür   (89/8)
Elest bahsinde belirttiğimiz gibi, dünya, geçici bir mekândır. Asıl olan Elest'te verilen sözü yerine getirip nihayet başlangıç noktasına ulaşmaktır. Şu hâlde sınırlı dünya hayatını çok iyi değerlendirmek gerekir (39/6):

Pâyanlu devr-i zamân çok eğledi Yûnus'ı
Pâyânsuz devre irdi devrânı yagmaya virdük   (143/9)
Basit varlıklar, devirlerini tamamlayıp Allah'a ulaşamazlar; insân-ı kâmildir ki, devrini tamamlayıp şu ifadeleri kullanabilir:

Çün gökden yire yağdum yirden göğe çok ağdum
Âdem tonun tonandum devrânum süre geldüm   (178/7)

Niçe kez geldüm gitdüm delim sûret yaratdum
Bu şimdiki devrede Yûnus'a aldar idüm   (223/5)

Dünyâya çok gelüp gitdüm erenler eteğin tutdum
Kudret ünini işitdüm kaynayuban cûşa geldüm  (224/2)

Ben bu mülke ta'lîm kıldum hem yidi kez cevlân urdum
Muhammed nûrını gördüm bu benüm mekânum anda   (310/8)

Yûnus'un aşağıda vereceğimiz şiiri bir "devriyye-i arşiyye"dir. Bu şiire göre, dünyaya tenezzül eden insan, "erenler eteğini tuttuktan sonra bir manevî seyre girmekte, geldiği âlemleri, geçtiği yolları ve nebî makâmlarını yaşamakta ve anlamaktadır. Neticede Hakk'a vasıl olan insan, "Hak olup dile düşer":

Beni bunda viribiyen bilür ben ne işe geldüm
Kararum yok bu dünyada giderem yumışa geldüm
Dünyâya çok gelüp gitdüm erenler eteğin tutdum
Kudret ünini işitdüm kaynayuban cûşa geldüm
Serd sözile gönül yıkdum od oldum cânları yakdum
Sırrumı 'âleme çakdum bu halka temâşa geldüm
Ben oldum İdrîs-i derzi Şît oldum tokıdum bizi
Dâvud'un görklü âvâzı âh idüp nâlişe geldüm
Âşık oldum şol ay yüze nisâr oldum bal ağıza
Nazar kıldum kara göze siyâh olup kaşa geldüm
Mûsâ oldum Tûr'a vardum koç olup kurbâna geldüm
Alî olup kılıç saldum meydâna güreşe geldüm
Deniz kenârında ova kuyuda işleyen kova
İsâ ağzındaki duâ oluban ben işe geldüm
Ay oldum âleme toğdum bulut oldum göğe ağdum
Yağmur olup yire yağdum nûr olup güneşe geldüm
Kâl ü kîlden geçenlere yolda gözin açanlara
Anlayuban seçenlere vak'a olup düşe geldüm
Benem dertlüler dermânı benem ol ma'rifet kânı
Benem Mûsî-i İmrânî Tûr tağından aşa geldüm
Yolum sana oldı turak sabahın söyleyendür Hak
Yûnus Emre dilinde Hak olup dile düşe geldüm  (224)